İlahiyatçı, araştırmacı yazar İhsan Eliaçık hocam, Kürsü TV yayınına hoş geldiniz.
— Merhaba, hoş bulduk.
— Hocam, 103. yaşımda, Cumhuriyet nerede, nereye gidiyor? Buradan monarşiye bir giriş olur mu, siz nasıl görüyorsunuz? — Şimdi Cumhuriyet'in 103. yıl dönümü vesilesiyle herkesin Cumhuriyet Bayramı'nı tekrar tebrik ediyorum. 103 yıl, dile kolay, bir asır geçmiş durumda.
Şimdi Cumhuriyet'le ilgili tartışmalar da bir taraftan devam ediyor. Özellikle dinî çevreler bu Cumhuriyet'le yüzleşme, barışma, Cumhuriyet'i benimseme işini bir türlü tam anlamıyla yerine getirebilmiş değil. Yani Cumhuriyet'i savunan birisi bile biraz böyle üstünkörü, ayıp olmasın diye falan "Carihuriyet'ten yanayım" der gibi oluyor.
Şimdi burada esaslı bir yüzleşme yapmaları gerekiyor. Gerçi biz bunları bireysel olarak yaptık ama böyle kesim olarak henüz daha yapılabilmiş değil. İslami kesimler olarak bu tarikatlar, cemaatler, dinî çevreler nasıl çalışıyor? Kafaları şöyle çalışıyor:
Şimdi hilafet Allah'ın emridir. Kur'an-ı Kerim'de hilafet kavramı geçmektedir. O zaman Osmanlı sultanı da halife olduğuna göre ve dünya Müslümanlarının da hilafet merkezi olduğuna göre, şimdi hilafeti kaldırdığın zaman işte dine karşı gelmiş oluyorsun.
Geçmiş çağlarda ortaya çıkmış olan halifeleri, yani kendisine halife diyen, bu halife lafını sahabeler kullanmamış. Ebu Bekir kullanmamış, Ömer kullanmamış, Osman kullanmamış, Ali kullanmamış. Fakat daha sonra gelenler bunlara halife demiş.
Niye? Çünkü Osmanlı'dan itibaren geriye doğru gittiğimizde ta Emevilere kadar bütün sultanlar halife diye anılıyor. Şimdi tarihte sultanlar kendilerine halife dediği için hilafet denilen şeyin İslam'ın kurumu olduğu zannediliyor. Halbuki hilafet İslam'ın kurumu değildir.
Halife Kur'an'ın kavramıdır. Evet, ama bundan maksat Emevi saltanatı, Osmanlı saltanatı, Selçuklu saltanatı değildir. Yeryüzünde Allah'ın yeryüzündeki gölgesi olarak kendisini gören bir padişah, bir kral değildir.
Halife, sonra gelen demektir. "Biz Adem'i yeryüzünde halife olarak yarattık." İnsanı halife olarak yarattık.
Yani kendisinden önce gelen, canlı türlerinden sonra gelen demektir. Öyle Kur'an-ı Kerim'de padişahlık, krallık, sultanlık, hilafet adı altında saltanat kurumu yok ki. Şimdi hilafeti buraya hamletmek ve bunun İslami bir kurum olduğunu zannetmek çok büyük bir yanlıştır.
Ve 14 asır boyunca gelen sultanların birçoğunun kendine halife demesi sebebiyle sanki bu İslami bir kurummuş gibi, İslam'ın emriymiş gibi halife kelimesinden dolayı zannediliyor. Oysa saltanat, hilafet adı altında, Kur'an'daki kavramı kullanarak, altı da krallık ve saltanatla doldurularak babadan oğula geçen saltanat, Muaviye tarafından İslam'a sokulmuştur. Bir Bizans, Sasani ve Moğol kurumudur.
Saltanat, Bizans'ın Sezar'ı, İran'ın Kisra'sı, Moğol'un da hakanı... Üzerine böyle bir sarık takar, cübbe giydirirsen o oluyor sana halife. Bunun neresi İslami? Bunun neresi de Kur'an'da geçiyor? Bunun kaldırılması gerekiyordu zaten.
1922 yılında saltanat kaldırıldı, 1923'te de Cumhuriyet ilan edildi. Bu, İslam dünyasında 1300 yıl gecikmiş bir devrimdir. 1300 yıl önce zaten Muaviye tarafından sokulmaması gerekiyordu.
Ama Bizans'tan idare edilerek, İran Kisra kurumları divan dağı altında meşrulaştırıp, padişahlık kurumuna dönüştürerek İslam dünyasına bunu soktular. Medine Sözleşmesi'nin izini takip ederek bir Müslüman demokrasisi kuramadılar. Tarihtekiler kendilerini Bizanslı ve Sasani saltanat kurumlarına ve cariye köle hayatına, fetih, ele geçirme, çökmene hayatına kaptırdılar.
Bunu teslim etmemiz lazım. Bunu kabul ederseniz anlaşırız. Cumhuriyet'i daha rahat kabul edersiniz.
Ama bunu kabul etmezseniz, hâlâ hilafet, İslami kurum falan derseniz, o zaman Cumhuriyet de ona karşı kurulmuş gibi olur. Dolayısıyla şimdi "Cumhuriyet 1300 yıl gecikmiş bir devrimdir" dedim. Şimdi bu bayram vesilesiyle ben yakın tarihe bir yaklaşım sergilemek istiyorum.
Bu yaklaşımımda bütün bu olayla ilgili her şeyi içine alacak şekilde ifade ediliyor. Buna "5 artı 5 artı 5 formülü" diyorum. Ve bunu internet sitesinde de "Benim Gözümde Atatürk" diye bir yazım var.
Orada da anlattım: 5 artı 5 artı 5. Yani 5 tane fikir, büyük fikir; 5 tane büyük devrim; 5 tane de eleştiri.
5 artı 5 artı 5. Şimdi bunlar neler? 5 tane büyük fikir var Cumhuriyet'in temelinde:
-
"Özgürlük ve bağımsızlık karakterimdir." Sözü. Bu büyük bir fikirdir, büyük bir düşüncedir. Özgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdir.
-
"Cumhuriyet kimsesizlerin kimsesidir." Bu da çok büyük bir sözdür. Cumhuriyetin nereye konumlandırılması gerektiğini ifade etmektedir.
-
"Hayatta en hakiki mürşit ilimdir." İlmi gerçek ve hakiki yol gösterici olarak vaaz ediyor. Bundan daha büyük bir söz bence dünyada yok. Bu da çok büyük bir sözdür, büyük bir fikirdir.
-
"Yurtta barış, dünyada barış; yurtta sulh, cihanda sulh." Bu da dünya arenasında savunulması gereken dış politika ve iç politika açısından büyük bir dış politika fikridir. Yaslanılacak bir değerdir, yürünecek bir yoldur, takip edilecek bir tutumdur.
-
Aklı hür, vicdanı hür, irfanı hür olmak.
Cumhuriyet'in temelinde bu fikirler yatıyor. Bunlar evrensel fikirlerdir. Bunlar "yanlış şeyler" diyeceği şeyler değildir. Kime sorsan, dünyanın neresine gidersen git, bunları kim söylediyse "Doğru" der. Çünkü bunlar evrensel fikirlerdir.
Evrensel fikirler büyük fikirlerdir. Cumhuriyet'in temelinde de bunlar var. Şimdi bu 5 tane büyük fikir oluyor.
Ben şahsen bunların hepsini benimsiyorum. İtikadımla da bağdaştırıyorum. Şimdi bu fikirlerden yola çıkarak olaylar oldu, gelişti, dünya savaşı oldu, Kurtuluş Savaşı'ndan çıkıldı filan.
1920 ile 1924 arasında 5 tane büyük sosyal, siyasal, politik devrim yapıldı. O da 5 tane:
-
Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin açılması (1920). Bir meclisten her şey idare olunacak dendi.
-
Teşkilat-ı Esasiye Kanunu'nun yayınlanması, yani anayasa, ilk anayasa (1921). Bu anayasada doğrudan demokrasi öngörülüyordu. Şehirler kendilerini şuralar aracılığıyla yönetecek deniliyordu. Yani her kasabada, her köyde, her şehirde, her mahallede bir şura kurulacak. Orada oylama yapılacak, herkes kendi kendini yönetecek. Yani Cumhuriyet mademki halkın kendi kendini yönetmesidir, o zaman temsiliyete bile gerek yok. Doğrudan demokrasi öngörüyordu 1921 Anayasası. Daha sonra temsili demokrasiye geçildi. Yani doğrudan değil de temsilciler Ankara'ya gitsin bizi temsil etsin şeklindeki temsili demokrasiye geçilmiş oldu. Ama işin özünde, kökünde bu var.
-
1922'de saltanatın kaldırılması. Babadan oğula geçen saltanat, soydan devirle, kan bağıyla gelen düzen... Bu binlerce yıldır devam edebilen bir düzendi. Osmanlı ile beraber üç tane büyük kana dayalı, soya dayalı imparatorluk çıktı. İmparatorluklar çağı aslında soya dayalı. İmparatorluklar çağı bitmiş oldu. Birisi Osmanlı İmparatorluğu, öbürü Rus Çarlığı, öbürü de Avusturya-Macaristan İmparatorluğu. Bunlar üç tane eski dünyadan, Birinci Dünya Savaşı öncesindeki geçmiş dünyalara hükmeden soya dayalı, babadan oğula geçme, aile hanedan esasına dayalı büyük imparatorluklardı. Trakya, Anadolu, Asya, Ön Asya İmparatorluklarıydı bunlar. Şimdi bunlar çöktü. Dolayısıyla soya dayalı çağ bitti. Artık çağımızda meşruiyetin kaynağı soy değildir. Yani bir soydan gelmen lazım yönetici olman için, adam yerine konulman için, sözünün dinlenmesi için asıl bir soydan gelmen gerekiyordu. O çağ bitti. Şu anda çağımızda bunun yerini ne aldı? Oy aldı. Soy değil, oy. Yani bir toplumun başına geçmek istiyorsan, yönetiminde bulunmak istiyorsan, insanın sana oy vermesi lazım. Oy vermeden bir yerde iktidara gelirsen gayrimeşru ilan edersin, ilan edilirsin. Eğer ısrar edersen zorba haline gelirsin. Eğer kazanılmış oyla gelmiş birisini devirirsen, "Sandığı, oyu tanımıyorum" dersen diktatör olursun. Tüm dünya sana diktatör der. Eğer bu zorbalıkla ele geçirdiğin diktatörü, sandığı, oyu bir kenara devirerek zorla ayakta tutup da karşı çıkanları öldürürsen, kan dökersen o zaman tiran olursun. Zorba, tiran, diktatör... Bütün bunların Kur'an'daki adı simgesel, sembolik, karakterize edilmiş, bir kişide benzeştirilmiş şeklinin adı firavundur. Firavun; diktatör, tiran, zorba demektir. Diktatör, tiran, zorba yönetim; babadan oğula geçme... Şimdi bütün saltanatlar böyledir. Emevi saltanatı, Osmanlı saltanatı, Abbasi saltanatı, hepsi soydan devirledir. Halkın seçimiyle değildir. Soya dayalıdır, oya dayalı değildir. Şimdi 1922'de bu bitti, ne oldu? Oy geldi. Bundan böyle halk kime oy verirse, o gelecek başa dendi. İşte Cumhuriyet'in en temel vasfı budur. Oy almadan kimse toplumu yönetemez.
Şimdi oy verme işlemleri, sandık sorunları, siyasi partiler yasası, demokrasinin körkütük işlemesi, hukukun siyasallaşması, devletin kurumlarının kişiye ve aileye hizmet eder hale gelmesi, Cumhuriyet'in ve demokrasinin de yozlaşması anlamına geliyor. Evet, Cumhuriyet ve demokrasi de yozlaşır. Tam anlamıyla işler mesela zaman zaman ne yapabilir? Gelebilir. Birtakım bunları hep beraber görüyoruz ve yaşıyoruz. Ama buna rağmen Cumhuriyet fikri büyük fikirdir. Öyle olacak.
Demokrasi dediği zaman da oy verdiklerimizi denetleyeceğiz. Yargılayacağız, sorgulayacağız, görevden alacağız, eleştireceğiz. Bunlar da demokrasidir. Bağımsız yargıyla, bağımsız hukukla, denge denetleme kurumlarıyla oy verdiklerimizi amansız bir şekilde denetleyeceğiz. Basın yoluyla eleştireceğiz, yargı yoluyla yargılayacağız. Bunların hepsini halk veya halkın seçtiği temsilciler yapacaklar. İşte bu da demokrasi olmuş oluyor. Cumhuriyet ve demokrasiyi böyle yan yana getirdiğin zaman insanlığın geldiği son nokta oluyor. Kim daha bunu işletirse daha ileri gitmiş oluyor.
-
1923'te de Cumhuriyet ilan edildi. 1922'de saltanat kaldırıldı, 1923'te Cumhuriyet...
-
1924'te de hilafet kaldırıldı. Hilafet... Krallar kendine hilafet diyor. Bunun Kur'an'daki halifeyle bir alakası yok. Halifenin seçime gelmesi lazım. Halife diyorsanız, halifenin İslam dünyasının neresinde bir kimse halife olduğunu iddia ediyorsa, oy vermek suretiyle, seçim suretiyle gelmesi lazım. Böyle bir uygulama var mı yeryüzünde? Emevi'de, Abbasi'de, Osmanlı'da seçimle gelen bir halife gördünüz mü? Görmediniz. O zaman İslam dışıdır. Peki, İslam'da seçim nereye dayanıyor? Şura ayetine dayanıyor: "Ve emruhum şura beynuhum." "Onların işleri aralarındaki şura iledir." Buradaki emruhum, onların emirlik işleri anlamına da geliyor. Yani siyasal, politik, kamusal işleri aralarında ortak akıl üreterek, birbirlerine danışarak, oy vererek, seçerek olur. Bu, meşverettir budur. Rıza almaktır. Tek tek sormaktır: "Siz ne düşünüyorsunuz, nasıl yapalım?" diye. Ve o görüşü de ciddiye almaktır.
Sadece bir padişahın kapıkulu istişare heyeti gibi değil. İstişare heyetleri padişahların da vardı. Hepsi kapıkulu gibi diziliyordu, "Ne diyorsunuz?" diye soruyordu. "Padişahımız, efendimiz daha iyi bilir" diyorlardı. İşte bu da istişare işte! Öyle olmaz. Kurumsal olacak. Meclis, meclis bir istişare kurumudur. Meclis, meşveret, istişare kurumudur. Kararları bağlayıcı olacak. Cumhurbaşkanı da bağlayacak, başbakan da bağlayacak, diğer insanları da bağlayacak. Şuranın kararları bağlayıcıdır. Öyle tavsiye olarak konuşulur ve padişah, kral ne isterse istediğini yapar şeklinde olmaz.
Şimdi Cumhuriyet, işte İslam'da buraya dayanıyor. Meşverettir. Kur'an'daki karşılığı meşverettir. Ve meşveret tarzdır. Soyla olmaz; oyla, rızayla, danışarak, görüşerek, fikir sorarak, ortak akıl üreterek... Budur yani Allah'ın emri bu. E şimdi buna en gurur duyan Cumhuriyet! Bunun neyine karşı çıkıyorsunuz?
Şimdi bu beş tane de devrim oluyor. Bence artık Türkiye bu devrimlerden geriye gidemez. Bu saydığım beş tane büyük devrim; yani 1920 Meclisin açılması, 1921 Teşkilat-ı Esasiye Kanunu, 1922 saltanatın kaldırılması, 1923 Cumhuriyet'in ilanı, 1924 hilafetin kaldırılması... Beş tane. Bunlar İslam'a karşı yapılmış devrimler değildir. Tam tersi, gerçek İslam'ın önünü açan devrimlerdir. İyi ki oldu, daha bundan geriye gidemeyiz. Bundan daha ileri götürmemiz lazım. Cumhuriyet'i demokratikleştirmemiz lazım. Otuzlu yıllara takılıp kalmamamız lazım. Daha ileri, sürekli devrim anlayışıyla gelişerek, dönüşerek, daha da ileri giderek Cumhuriyet'i mantıki sonuçlarına dek götürerek yürümemiz lazım. Biz bunu inancımızla yan yana, dinimizle birlikte yürütebiliriz. İslam'a ters bir şey yok burada.
Şimdi üçüncü 5 de eleştiri. Şimdi bu Cumhuriyet dönemi'nin eleştirilmesi lazım. Eleştirmezseniz gelişme olmaz. Ben bunu da beş maddede topladım:
-
İktisadi eleştiri: Yoksulun kaderi pek değişmedi. Zenginle yoksul arasındaki uçurum fazla ortadan kalkmadı. Tam tersi, zengin daha zengin, fakir daha da fakir hale gelir, duruma düştü. Sonuç itibariyle kapitalizmde karar kılındı. Karma ekonomi adı altında kapitalizmde karar kılındı ve kapitalizm aşılamadı. Toprak reformu yapılamadı. Köylünün, yoksulun, ezilenlerin bin yıldır neredeyse ki bu topraklarda kaderi Cumhuriyet döneminde de değişmedi. Oysa Cumhuriyet'in mantıki sonuçları bunun değişmesini gerektiriyordu. Bununla yüzleşmesi lazım.
-
Din politikası: Diyanet İşleri Başkanlığı kuruldu, doğru bir adım, haklı bir girişim ve din adamlarının, din adamı olmaktan kaynaklanan toplumu yönetme yetkisi kaldırıldı. İşte giderek laikliğe kadar varan uygulamalar zinciri başladı. Bunlar doğru şeyler. Yani özgürlükçü laikliğin de savunulması lazım. Laiklik İslam'a karşı olmak değildir. Laiklik dinsizlik falan da değildir. Bunu da yanlış anlıyorlar. Laiklik, dinin devlet eliyle zorla halka dayatılmamasıdır; devletin resmî bir dininin olmamasıdır. Ama İslam'ın yüksek adalet değerlerinden tabii ki devlet de yararlanabilir. Bunu almakta bir mahzur yoktur. Şimdi burada yeterince bir açılım olmadı. Yani diyanet falan kuruldu ama İslam'ın Protestanlıktan farkı ne? İslam'ın Hristiyanlıktan farkı ne? Şimdi bir defa İslamiyet Protestanlıktan ileri... İslamiyet Protestanlıktan özü itibarıyla ileridedir. Protestanlık İslam'dan etkilenmiştir. İslamiyet laiklikten ti ileridir. İslam'ın özünde laikliği gerektirmeyecek hükümler vardır. Öyle şeyler var ki laiklikten bile ileridir. Protestanlıktan bile ileridir yani. Dinin özünde bu var. Şimdi bu Cumhuriyet döneminde bu pek görülemedi. Bunu açığa çıkaran ulema da olmadı. Hepsi gelenekli ulema olduğu için "Laiklik dinsizdir, şeriatçılık şu bu" diye insanlar dinin o olduğunu zannetti ve bir olumsuz tavır sergilendi. Oysa burada özgürlükçü, daha antikapitalist, daha devrimci bir İslam anlayışıyla Atatürk'ün de tanışması gerekiyordu. Bence tanışamadı, tanışamadı. Hep Moğollar, bir sürü Moğollar... Onların dediğine bakarsan ya, "Kardeşim böyle din mi olur?" falan diye... Hakikaten onların dediğine bakarsan yani İslam eline yüzüne sığacak veya eline yüzüne bakacak bir şey değil yani onların anlattığına göre. Şimdi din politikası...
-
Kürt politikası: Bunlarla da yüzleşilmesi gerekiyor. Herkese "Türk" dendi. "Türkiye Cumhuriyeti'ne vatandaşlık bağıyla bağlayan herkes Türktür. Türk anneden, Türk babadan doğan Türktür." Bunlar anayasaya yazılıyor yani. Böyle Alman anayasası falan Hitler'i falan çağrıştırıyor. Herkes Türktür. Şimdi buralardan dönülmesi gerekiyor. Cumhuriyet'in bunları aşması gerekiyor. Ama bazı kesimler de buradan telaşlanıyor; yani Türklük elden gidiyor falan diye. E kardeşim, Cumhuriyet devam eder, Türklük de devam eder, Müslümanlık da devam eder. 1928 yılında anayasadan "Devletin dini, dini resmîsi İslam'dır" ibaresi çıktı. Doğru bir adım, Cumhuriyet'i mantıki sonuçlarına götürme yolunda atılmış doğru bir adım. Peki, "Devletin dini İslam'dır" ibaresi çıktığı için Türkiye Müslümanlıktan vaz mı geçti? Türkiye İslamiyet'ten mi vazgeçti? Türkiye Müslüman ülke olmaktan mı çıktı? Ne oldu yani? Hiçbir şey olmadı. Türklük de öyle. Devlet adalet devleti olur, demokratik Cumhuriyet olur, Türkler olur, Türklerin yaşadığı yerler olur, Türkçe olur, Türk gelenekleri, Türk örfü, Türk âdetleri, Türk yemekleri olur; ama devlet adalet devleti olur, demokratik Cumhuriyet olur, herkesin devleti olur. Cumhuriyet'in mantıki sonuçları bunu gerektirmektedir. Buraya da gelinmesi gerekiyor. Devamlı başlatmıştır, biz de mantıki sonuçlarına dedik bunu götüreceğiz işte. Ve bu Kürt politikasının devam mahiyetinde Dersim olayları, Kürtçenin inkârı, Kürt dilinin yasaklanmaya kalkılması... Bunlar yanlış işler. Aynı şekilde biraz evvel ikinci maddedeki din politikasını anlatırken onun devam mahiyetinde Türkçe ezan, ana dilde ibadet gibi girişimler de fikir olarak doğru, yöntem olarak yanlıştır. Mesela ben Türkçe ibadeti savunuyorum, Kürtçe ibadeti de savunuyorum. Türkçe ezan da olabilir, namaz Türkçe de kılınabilir, ana dilde ibadet caizdir. Ama devlet zoruyla, yukarıdan aşağıya devlet dayatmasıyla değil. Fikir doğru, yöntem yanlış. O nedenle muhafazakâr halk burada ürkütülmüş oldu, gereksiz yere Cumhuriyet'le arasına mesafe koymasına sebebiyet verdi. İktisat politikası, din politikası, ırk politikası, yani Kürt politikası... Üç.
-
Muhaliflere yer yer sert tutumlar: Şimdi Mustafa Kemal Atatürk zamanında ve tek parti döneminde de böyle gazeteciler falan tutuklanıyordu, içeri atılıyordu. Böyle birazcık eleştiri yapan hemen mahkûm ediliyordu. Şu andakine benzer şeyler aşağı yukarı vardı. "İktidar olmanın gerektirdiği durum budur. Devrimler bazen sert olmasını gerektiriyor" falan diye bunu açıklarlar. Hayır, böyle sertlikle olması gerekmiyordu. Bu daha yumuşak, daha herkesi işin içine katarak, herkesi işe ortak ederek de olabilirdi. İlla bir tek adam Cumhuriyeti ortaya çıkmak zorunda değildi. Cumhuriyet herkesi işin içine katarak ve herkesle bunu paylaşarak olursa o zaman daha fazla insanlara yansımış ve insanlar Cumhuriyet'i benimsemiş olurlar. Evet, üçüncüsü de bu. Muhaliflere sertlik yanlısı tutumlar... Burada da çok eleştirilmesi ve yüzleştirilmesi gereken durumlar var. Ali Şükrü cinayeti var, Mustafa Suphi cinayeti var, Topal Osman cinayeti var. Mustafa Kemal Atatürk mesela bunlarla itham ediliyor. Yani olaylarla alakası olmadığını söylüyor ama en azından Nutuk kitabında buna değinilmesi gerekirdi. Nutuk'ta bunlara hiç değinilmiyor. Yani itham edildiği şeylere cevap vermesi lazımdı, cevap vermediğini görüyoruz.
-
Cumhuriyet'in bir tek adam ortaya çıkarması: Atatürk'ün kendisinin de istediği bir şey değil ki bu. Yani Atatürk'ün vefatından sonra Ankara'da bir intihaber yaparak ve onu bir tek adama dönüştürerek, her yere heykellerini, posterlerini asarak konuşulmaz, tartışılmaz bir noktaya getirdiler. Böyle "Atatürk kültü" oluşturdular. Ve bu iyi olmadı. Cumhuriyet'in halk kitleleri tarafından benimsenmesine mani oldu. Yukarıdan aşağı bir devlet zoru gibi algılandı. İşte bunlar da eleştirilmesi gereken, yüzleşilmesi gereken konulardır.
Şimdi bu üçüncü saydığım beş de hani "Beş artı beş artı beş" dedim ya: Beş tane büyük fikir, beş tane devrim, beş tane de temel eleştiri... Şimdi bu eleştirilerle mesela Cumhuriyet Halk Partililerin, Kemalistlerin, Atatürk'ün, ulusalcıların falan yüzleşmesi lazım. Bundan kaçınmaması lazım. Bu konulara, tartışmalara girmesi lazım. Eğer yanlış düşünülüyorsa, yapılan eleştiriler yanlış bulunuyorsa karşı tarafın delillerini çürütmesi lazım. Karşılıklı delilleri konuşturarak insanları ikna etmesi lazım. "Susun, konuşmayın" hakaret falan gibi hareket edilmemesİ lazım. Dini çevrelerin çoğunda zaten bu yapılıyor. En küçük bir eleştiride "O benden çıktı, kâfir oldu" falan deniyor.
Şimdi son olarak ben Cumhuriyet'ten artık geri dönülemeyeceği kanaatindeyim. Öyle bir tek adam rejimi falan Cumhuriyet'ten çıkmaz. Çıksa bile tutmaz, tutsa bile fazla sürmez. Evet. Yani bundan böyle Cumhuriyet yok, eski padişahlığa geri döndük, "İşte Vahdettin'in kaldığı yerden devam ediyoruz. Onun yerine Sultan Recep Tayyip Erdoğan, yeni kralımız, yeni padişahımızdır" dense bile —bu denemez, böyle bir şey de diyelim ki dense bile— tutmaz, yürümez. Yürümez! Artık o çağ bitti.
Ne yapacaksanız Cumhuriyet'le beraber yapacaksınız. Demokrasiyle beraber yapacaksınız. Cumhuriyet isteyeceksiniz. Demokrasi talebinde bulunacaksınız. Cumhuriyet'i, demokrasiyi ağzınıza, gönlünüze, fikrinize, ruh dünyanıza alıştıracaksınız. Bunlarla artık dünyada var olacaksınız. Eski hilafetler, saltanatlar, krallıklar, padişahlıklar... O çağ bitti! O çağ artık geri dönülemez, imkânsız. Yani bu saydığım beş tane büyük devrimi, bakın söylüyorum, Mustafa Kemal olmasaydı bile, Atatürk olmasaydı bile Cumhuriyet kurulurdu. Meclis açılırdı, hilafet kaldırılırdı, saltanat kaldırılırdı. Tarihin akışı bu yöndeydi. O akış, o olmasaydı öbürünü ortaya çıkarırdı, öne çıkarırdı bir vesileyle; 10 yıl değil de 10 yıl sonra, 20 yıl sonra... O günkü savaş koşulları bunun için iyi bir ortam oldu ve Atatürk'ü ortaya çıkardı. Ve o kuşağı ortaya çıkardı. Tarihe yön veren şahıslar, kişiler değildir; üretim araçlarıdır, tarihsel şartlar ve koşullardır, zamanın ruhudur. Ona karşı duramazsınız. Üç tane büyük imparatorluk yıkıldı dedik, hadi buyurun geri getirin. Ama onlar bir zamanlar dünyaya sarsıyordu. Öyledir, bundan yüzyıllar sonra da kimbilir neler olacak…