Makale, Yazılar
comments 9

‘Barış dini’nin savaşçı tarihi

Günümüzde İslâm ve şiddet tartışmaları yapılırken Hazreti Muhammed’in girdiği savaşlara da çokca gönderme yapılır. Ancak bilinmelidir ki, peygamber dönemindeki savaşlar hep kendini savunma, Müslümanların can ve mal güvenliğini koruma amaçlıdır. Zaten Kuran-ı Kerim’e göre saldırı yoksa savaş da yoktur. Müslümanlar ancak kendilerini savunmak için silaha başvurabilirler. Savunma sözkonusu değilken bir yeri işgal etmek, fethetmek, haraç kesmek, birilerini din adına öldürmek diye bir şey yoktur. Peygamber zamanındaki durum da genel hatlarıyla böyleydi.

Peygamber 632 yılında vefat ettikten sonra Ebubekir (573-634) halife oldu. İki yıl halifelik yapan Ebubekir de peygamberin çizgisini sürdürdü. İkinci halife Ömer (581-644) döneminde ise durum değişti, Ömer’in on yıllık halifeliği boyunca İslam orduları yavaş yavaş civar kabilelere ve ülkelere yönelik işgal hareketlerine giriştiler. Ömer zamanında ordu Azerbaycan’a kadar gitmişti. Bunlar her ne kadar “fetih hareketi” denilerek meşrulaştırılmaya çalışılıyorsa da kendilerinden önceki Bizans ve Sasani İmparatorluklarının işgal hareketlerinden farksızdı.

Şiddet sarmalına bir kez girildikten sonra, dışa dönük şiddetin içe yönelmemesine imkan yoktur. İçe dönük şiddetin İslâm dünyasını sarsan ilk olayı halife Ömer’in öldürülmesiydi. Mallarını yoksullara dağıtmaktan, vergilerini arttırmaktan söz etmesinin ürküttüğü zengin çevreler Ömer’i öldürttüler.

Sonra gelen üçüncü halife Osman’ın (580-656) ikinci altı ayından itibaren muhalefet hızla yükselmişti. Muhalefetin sisteme barışcı yollardan katılma kanalları olmadığı için 12 yıllık halifeliğinin ardından o da öldürüldü. Dördüncü halife Ali de (599-661), Muaviye (602-680) ile girdiği beş yıllık bir iktidar mücadelesi ve binlerce insanın katledildiği savaşlardan sonra öldürüldü.  Böylece Müslümanların dört halifesinin üçü yine Müslümanlar tarafından uğradıkları suikastlerde öldürülmüş oldular.

Müslümanlar arası şiddetin kökeninde bir siyaset ve iktidar mücadelesi vardı. Bugünkü tabirle demokratik mekanizma, yani iktidarın sulh yoluyla değişimini ve kitlelerin barışçı yollardan sisteme katılmasını öngören bir sistem yoktu. Halifenin ne kadar süre işbaşında kalacağı, iktidarın vazifelerinin ne olduğunu, yöneticileri kimin seçeceği, kaç yılda bir seçeceği bunlar hep belirsiz kaldı. Gelen ölene kadar gitmedi, iktidara gelmek isteyen de kanlı ihtilal dışında bir yol bulamadı. İslamın tarihsel tecrübesi de bu iktidar kavgaları yüzünden tıkandı kaldı.

Kâbe’nin yakılması

Ali’yle Muaviye arasındaki kavgayı kazanınca Muaviye kendini halife ilan etti ve 91 yıl süren Emevi hanedanı dönemi başlamış oldu. Muaviye’nin ardından gelen oğlu Yezid de (646-683) birçok ayaklanmayı bastırmakla uğraştı. Bu ayaklanmaların en büyüğü ve kanlısı 680 yılında Kerbelâ’da yaşandı. Yezid’in ordusu bütün peygamber torunlarını katletti, Medine’yi bastı, sahabe kadınlara tecavüz etti ve ardından Mekke’yi işgal edip Kâbe’yi mancınıklarla fırlattıkları ateş toplarıyla yaktı. Kâbe’nin cayır cayır yakılmasından sonra diyebiliriz ki, en azından görüntü olarak “bu iş bitti”. İslam’ın adaletli, eşitlikçi, barışçı mesajı Kerbelâ’da toprağa gömüldü.

Kerbelâ olayında olduğu gibi zorbalık yapıp büyük günahlar işleyenler, yaptıklarını meşrulaştırmak için kelam üretmeye, uydurmaya başladılar. Mesela, büyük hadis kitaplarından herhangi birinin iman bölümü açıldığı zaman şunların yazıldığı görülür: “Kalbinde hardal tanesi kadar imanı olan bir kimse deniz köpüğü kadar günah işlemiş olsa bile affolur”. Yani, “Kerbela’da bu katliamları yaptım ama kalbimde iman var. O zaman bu günahların affedilmesi lazım, çünkü peygamberimiz böyle buyurmuş!”

Bu uydurmalara daha başka birçok örnek verebiliriz. İkindi namazı kılanların o günkü günahları affolur, Cuma namazı kılanların o haftaki günahları affolur, hacca gidenin bir yıllık günahları affolur, Arafat’a çıkanın kul hakkı da affolur… Bunların hepsi uydurmaydı ama hadis kitaplarına geçince nesilden nesile aktarıldı, bunların etrafında bir ilahiyat üretildi ve günümüze kadar ulaştı.

Saltanat devri başlıyor

Görüldüğü gibi daha İslamın ilk yüzyılında Müslümanlar arasında çıkan iç savaşlarda binlerce kişi hayatını kaybetmişti. Sadece Ali-Muaviye savaşlarında ölenlerin sayısı 100 bini buluyordu. 100 bin rakamını o günkü İslam dünyasının nüfusuyla orantılayıp günümüze uyarladığınızda durumun korkunçluğu ortaya çıkar.

Muaviye’nin Emevi darbesi oligarşik bir dini diktatörlük dönemi başlattı ve inşa edilen süreç İslam dünyasının sonraki tüm asırlarını etkisi altına aldı. Emevi darbesiyle birlikte “Sünni Saltanat İdeolojisi” ve “Şii İmamet Mitolojisi” diyebileceğimiz bir iktidar ve bir de ana muhalefet akımı oluştu. Siyasi krizler bu iki ana akım üzerine bina edildi, bunlar dışında başka bir yol üretilemedi. Emevilerden sonra gelen Abbasiler, Selçuklular ve Osmanlılar dönemleri bu açıdan birbirinin tekrarı ve devamıdır. Bu 14 asır boyunca İslam dünyasında barış içinde geçen 10 yıl bile yoktur. Sürekli ayaklanmalar, ayaklanmaları bastırmalar, kanlı ihtilaller, saray darbeleri, fetihler, işgaller, saltanatın bekâsı için evlat boğdurmalar…

Diğer taraftan Ömer döneminde başlayan fetih hareketleri İç Asya’dan İspanya kıyılarına kadar askeri açıdan zaferler silsilesi getirmişse de siyasi açıdan fethedilen uygarlıkların mirasının da devralınmasını gerektirmişti. Bir yandan Sasanilerin bir yandan Bizans’ın devralınmaya başlaması sürecinde Hz. Muhammed’den önceki eski dünya alışkanlıklarının İslam dünyasına sızmasına mani olunamadı.

İslam dünyasında, demokrasi batılıların sembolü sayıldığı için bir küfür olarak görünür ama nedense saltanat denildiği zaman kimse rahatsız olmaz. Halbuki saltanat da Muaviye tarafından Bizans’tan örnek alınarak İslam dünyasına sokulmuştur. Zaten İslamın demokratik yorumu Bizans’tan saltanat, harem hayatı, saray hayatı ithal edilerek boğuldu. Saltanat, İslâm’ın siyasi reformlarının gelişmesine engel olduğu gibi iç ve dış şiddetin meşrulaştırıcısı da oldu.

Saltanat, İslâmi bir yönetim biçimi olmadığı gibi İslâm’a aykırıdır da. Birincisi İslâm’daki rıza ilkesine aykırıdır. Rızasını almadığın bir kadınla evlenemezsin, bir esnaftan rızası dışında mal alamazsın, rızasını almadan kimseyle anlaşma yapamazsın, yönetemezsin. Ancak İslâm’ın aksine saltanatta rıza yoktur ve ontolojik olarak da olmasına imkan yoktur. İkincisi, evlat katli islam hukukunda çok büyük bir suçtur. İslam hukuku işletilse, evlat katleden padişahların yargılanmaları gerekir. Üçüncüsü, İslâm’da cariye hayatı kesinlikle yoktur. Dördüncüsü, devşirme sistemi, yani çocukları ailelerinin elinden alıp ismini dinini değiştirmek İslâm’a aykırıdır. Saltanatın olduğu yerde aslolan din değil saltanattır.

Osmanlı Devleti’nin çöküşüyle birlikte İslâm dünyası yepyeni bir döneme girdi. Bu dönemin en önemli özelliği İslâm medeniyetinin adeta tarih sahnesinden çekilmesi ve İslâm coğrafyasının sömürge haline getirilmesiydi.

İslâm düşüncesinde 1930’lu yıllarla 1990’lı yıllar arasında görülen Hasan el–Benna, Mevdudi, Humeyni gibi simaların söylemlerinde radikalleşme eğilimi ortaya çıktı. Bu eğilimin sahipleri, Osmanlı Devleti’nin son dönemindeki İslâmcılar,  “devleti kurtarma” temayülünün aksine “devlet kurma” düşüncesindeydiler. Çünkü uluslararası arenadan tümden silinmenin doğurduğu bir sonuç olarak, acilen bir devlet kurmaları gerekiyordu. Bu da haliyle cemaat, parti, teşkilat, devrim, kıyam, ayaklanma gibi kavramların öne çıkmasına sebep oldu.

Farklı fikre sıfır tolerans: Selefilik

İslâm düşünce tarihi içinde yeniliğe en çok karşı olup zihinleri geçmişe dönük çalışanlar Selefî denilen gruplardır.

Peygamberin vefatının ardından, “Peygamberin olmadığı çağlarda Müslümanlar kime uyacak?” sorusu ortaya atılıp Müslümanlar arasında siyasi, iktisadi ve fikrî birlik sağlanamayınca farklı sesler çıkmaya başladı. Yaşayan, kendisine vahiy inen bir peygamber olmayınca ne olacaktı? Bir tartışma olduğunda, peygamber otorite boşluğunu dolduruyordu ama vefatının ardından Müslümanlar birbirine girince, hele Muaviye savaşlarında yüz bine yakın insan ölünce büyük bir kaos ve travma yaşadı İslam dünyası. Selefîlik akımı, bu travma sonucunda, “Herkes kafasına göre konuşup durmasın, ayet ne diyorsa ona uyalım” denilerek ortaya çıkan zahiri ve şekilci bir çabaydı. Selefîler, “Ayetlerle ilgili kimse yorum yapmasın, kimse aklına başvurmasın, kimse kendi görüşünü oluşturmasın. Böyle yapınca birlik olamıyoruz. Bu nedenle ayetin dışsal ilk anlamı ne diyorsa ona uyalım” derler.

Bunlar bir tek görüş olsun ve herkes ona uysun istiyorlar ama pratikte birçok farklı fikir çıkmasına engel olamıyorlar. O zaman da farklı görüş sahiplerini yok etmek için şiddete ve silaha başvuruyorlar.

Selefîlikten söz etmişken, bu akımın 18. yüzyılda Suudi Arabistan’da ortaya çıkan temsilcisi Vahabilik’ten de söz etmek gerekir. Selefî iddialarla ortaya çıkan Muhammed bin Abdülvahab, yoruma karşı çıkıyor, ayetlere, hadislere birebir uymak gerektiğini söylüyordu. Muhammed İbni Suud, yani Suudi Arabistan’ın kurucusu, Muhammed bin Abdülvahab’ın çizgisindeydi. Suudilere Vahabi denilmesinin sebebi budur.

Selefîlerin ileri gelen alimlerinden biri İbni Teymiye’dir (1263-1328). Şiddetli tasavvuf karşıtıdır İbni Teymiye. Ünlü İslâm düşünürü ve mutasavvıf İbni Arabi’ye “şeyh-ül ekfer” der, kafirlerin şeyhi, en büyük kafir anlamında. Suudi Arabistan resmi olarak onun kitaplarını basar, dağıtır.

Bugün de İslam dünyasındaki tartışmalardan rahatsız olan, farklı görüşlerden hazzetmeyen, zihni daha çok siyah beyaz çalışan, “Bir kişi imam olsun herkes buna uysun” diyen zihinler hemen Selefîliğe kayarlar. Suudi Arabistan tarafından da desteklenen kayarlar. IŞİD, El Kaide, El Nusra gibi hareketlerin kökeninde de bu tek tipçi ve farklılığa tahammülsüz zihin yapısı vardır. Bu zihin yapısının aslında Müslümanlıkla bir ilgisi yoktur. Sözgelimi solcu olsa Stalinist zorba olacak bu insanlar Müslüman olduğu için Müslüman zorba olmuştur.

Bunların din algısında da sakatlık olduğu için iktidarı ele geçirdiklerinde inanç ve ritüelleri din olarak uygulamaya başlıyorlar. Kuranî bakış açısı şöyle bakar; bir insan öldürüyor mu, çalıyor mu, iftira ediyor mu, hak yiyor mu? Neye inandığı, hangi ibadeti yaptığı yapmadığı önemli değildir. Ama bunlar gücü ele geçirir geçirmez namaz kılıyor mu, başını örtüyor mu, hangi inançtan, hangi mezhepten, bunları takip ediyor. Böyle olunca ele geçirdiği devlet dini polis devletine dönüşüyor. Din namına insanlara kan ağlatmaya başlıyorlar.

(Tarih Dergisi, Ocak 2015)

 

9 Comments

  1. ismail nalbant says

    Allah’ın vahyi insanlara her zaman açıktır.Kur’anın hayata geçirilebilmesi için ayetlerden mi başlamalı yoksa kuranın tarihi mi göz önümde bulundurulmalı.eğer tarih gözününde bulndurulacaksa yaşadığmız yerin 1400 yıl önceki mekkeden hiçbir farkı yok.ERKAM evlerine acilen ihtiyacımız var. Mekke de ezan okunmadı ilk yıllarda bugünün ezanları kuran etrafında yaygara koparmak mı? İbrahim peygamber gibi kabe inşaatına girişelim ERKAM evlerinde.İSMAİL NALBANT

  2. metin says

    Okudum bilmedigim baya cok sey varmis,sevgili Eliacik güzel insan’i okumaya ve izlemeye devam edecegim…
    Yakinlarimada tavsiyede bulunacagim,Sevgili Ihsan Eliacik’a Allah uzun ömür versin,ona su siralar cok iytiyaci var ülkemizin…Tesekkürler…

  3. ogeday says

    Hem “…Zaten Kuran-ı Kerim’e göre saldırı yoksa savaş da yoktur.” diyorsunuz hem de “barışçı dinin savaşçı tarihi” diyorsunuz. Sırf daha çok dikkat çeksin, çarpıcı olsun diye bu başlığı atmış olsanız bile bu yaptığınız İslam’a iftiradır. Bu başlığınız art niyetli olduğunuzu göstermektedir. Savaşçı tarihin savunma savaşı olduğunu ima bile etmiyorsunuz. Yazık emeğinize…

    • zeymey says

      Tarihsel süreçte ve özellikle halifelik döneminde başlayan ve gittikçe artan dozda değişimi belirtmek amaçlı yapılan başlık ironisini bile anlamayanlar… Bir susun bari, en azından bu erdeme sahip olun!!!

  4. zafer says

    ‘İslam Tarihi’ denilen tarih gerçekten, Eliaçık hocanın da ifadeye koyduğu gibi bir kanlar tarihi… Aslında buna İslam Tarihi demek bile yanlış ve doğrudan Kur’ana karşı saygısızlık!.. Bu tarihe aslında; ‘Gelişinden bugüne Kur’anı devre dışı bırakma tarihi’ demek daha mantıklı bana göre… Her neyse.. Bugün karşı karşıya olduğumuz sorun gerçekten büyüktür ve bu sorunu çıkaran icracılar uydurma dini itikatlarına yazmış olarak ortaya çıkmaktadırlar! Bu, gerçekten büyük bir tehlikedir! Şahsen ben yine, akl-ı selimi, aklın yolunda bir olmayı bizim toplumdan bekliyorum zira, dünyanın diğer müslüman(!) toplumlarından yine pek hayır yok gibi!.. Kur’an etrafında akl-ı selim ile birlik olmada -eksik olmasınlar- göz doldurur ilahiyatçılarımız da var, her ne kadar bugünün siyasal islamcı iktidarı sayesinde bitleri kanlanmış dinci çevreler ve ilaveten Diyanet durmadan kendi itikatlarını yaymakta olsalar da… ve İhsan Eliaçık bu göz aydınlığı ilahiyatçılarımızdandır, sağolsun.

  5. YAŞAR SADIK says

    Emeği ve rızayı önceleyen kitabımız ve peygamberimizi, “Tebbet yedâ ebî lehebin ve tebb.” ayetini, bugün, “kahrolsun emperyalizm” olarak anlayabiliriz diye izah eden İhsan ELİAÇIK ile, o kavrayışta olan ilahiyatçıların tefsir etmesi, anlatmasından yanayım. Bu makale için teşekkür ediyorum. Varolsun…

  6. Ali says

    Ihsan Eliacik yorumu tartismaya aciktir. Bedir savasindan baslayarak savaslarin nedeni savunma olarak aciklansa bile olayin kendisi hakkinda söyle denir. “…Bu savasin nedeni muslumanlarin hicrete zorlanmalari ( ki bu da tarihsel olgulara bakildiginda tartismaya aciktir. Muslumanlaer Mekke’dekilerin inanclarini kabul etmemis ve kendi inanclarini tek dogru inanc olarak savunmustur) ve Mekke’deki mallarinin yagmalanmasidir ( kac kisnin malina el konulmustur. bunun yaniti verilmelidir. Bu yönde bilinen bir olay vardir.) Bunun uzerine muslumanlar mekkelilerin 1000 deveden olusan bir kervanina saldirmasidir. Bunun nasil bir savunma savasi oldugunu birisi bana aciklarsa gercekten cok memnun olurum.

  7. Ali says

    Yine diger iki semavi din GANIMET olgusunu reddederken, bu savunma savasi(!) ile birlikte GANIMET paylasimi da islamin gundemine girmistir. Yine hemen bu savasin akabinde Medine’de bulunan Musevilerin Kureyşlilere yardım ettikleri gerekcesi ile, Müslümanlar anlasmanin bozulduguna karar vermis ve Yahudi kabilesi Beni Kaynuka kuşatılmış ve göç etmeye zorlanmıştır. Sonuclarina baktiginizda da bu savasin bir savunma degil aslinda kendini varetme yolunda alinmis bir kararin sonucu oldugunu görmek mumkundur…

    Bedir savaşının sonuçları:

    Bu savaşın Müslümanlar açısından manevi etkisi oldukça fazladır.
    –Bu zaferle Hz Muhammed’in nüfuzu oldukça artmıştır. Müslüman olmak isteyenlerin sayısında artış olmuştur.
    –Medinelilerden putperest olanlarda, bu zaferle birlikte İslam’ı kabul etmeye başlamıştır.
    –Bedir savaşı sonunda Hz Muhammed’in esirler ve elde edilen ganimet hakkındaki kararları, İslam savaş hukukunun temellerini atmıştır.
    –Bedir kuyuları ve Şam ticaret yollarının idaresi Müslümanların eline geçmiştir.

  8. Onur says

    Ali; muslumanlarin Mekkede iken zulme maaruz kaldigi ile ilgili suphelerin mi var? Mekkelilerin uyguladigi, yillar suren boykot ve ambargodan habersiz misin? Efendimiz aleyhi selama yonelik suikast girisimini bilmiyor musun? Zulme ugramis herkesin Islam hukukuna gore kendini savunma hakki vardir; malini, irzini ve namusunu savunma hakki vardir. Muslumanlardan 300 kadar asker, musriklerin musluman mallarini karavan yapip satmalarina engel olunmak icin Bedir kuyulari civarinda mevzilenmislerdir. Bu hareketin ozunde hakkini savunma vardir; baskasinin malinin uzerine haksiz coreklenmek yoktur.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.