Makale
comments 2

MEKKE VE MEDİNE’NİN İLKLERİ

12 Eylül 1980 darbe yılları bizim fırtınalı gençlik yıllarımızdı.
O dönemde “kurtarılmış bölgeler” vardı. Her gurup “kurtardığı” bölgede “ilklerini” uygulardı. Bölgeye giriş çıkışta bir “militan” kimlik kontrölü yapardı.
Örneğin bizim bölgede oruç yemek yasaklanır, başını açanlar uyarılır, ezan okununca esnafa “Camiye…” denirdi. Duvarlarda “Tek yol İslam”, “İslam gelecek vahşet bitecek”, “Akıncılar” vs. yazardı…
Yine, bu daha sonları ama manzara aynı, örneğin: Çeçenistan’da mücahitler bir bölgeyi ele geçirince “ilk” olarak “Şeriat mahkemesi” kurarlar, yargıladıkları garibana 100 kırbaç vururlar, bunu da fotoğraflayıp dünya ajanslarına gönderirler ve böylece Çeçenistan’a şeriatın geldiğini dünyaya duyururlar. Demek böyle oluyor bir beldeye şeriatın gelişi (!).
Yine, örneğin, öteki bölgede mehter marşları çalar, her yana Türk bayrakları astırılır, gelene geçene “Türk devletlerini say” vs. diye sorulurdu. Duvarlarında da “Kanımız aksa da zafer İslam’ın”, “Komünistler Moskova’ya” diye yazardı…

Yine, örneğin, beriki bölgede de bankalar kundaklanır, vitrinler indirilir, ilk fırsatta lüks mağazalar basılarak malları halka dağıtılırdı. Devrim mahkemeleri kurulur, duvarlarında da “Mahir, Hüseyin, Ulaş, Kurtuluşa kadar savaş” yazardı…

Şehirler, mahalleler parsellenmişti. Her grubun “fırsat eline geçince” ilk ne yapacağını böylece görmüş olurdunuz. “Eline fırsat geçse ilk ne yapardın” diye sorulur ya… Veya “Padişah olsan ilk ne yaparsın” gibi…

Ama hiç birinin de ne eline fırsat geçti ne de padişah oldular. Tanklar hepsini de ezdi geçti.

“Eline fırsat geçenler” başkası oldu ve sorular, sorgular, mahkemeler değişti. Onlar da ele fırsat geçince ilk ne yapılırsa onu yaptı. Yargıladılar, astılar “Atatürkçülük” ezberlettiler. Çünkü onların “ilkten” anladıkları da buydu. Eline fırsatı geçiren aklında “ilk” ne varsa onu yapıyordu. Aradaki fark tankın, topun kimin elinde olduğuydu.

Bunun için “ilkler” önemli…

İnsanların eline fırsat geçince “ilk” ne yaptığına bakın… Bilinçaltını yansıtır ve geleceğine ayna tutar.

Şimdi aradan 30 yıl geçti.

Ben artık 30 yıl önceki gibi düşünmüyorum ama hala öyle düşünenler olduğunu çok iyi biliyorum. Bu yazı biraz da onlara…

***

Bakın, Kur’an Mekke’de ilk nereden başlamış ve Hz. Peygamber Medine’de “eline fırsat geçince” ilk ne yapmış?

Kur’an’dan başlayalım. Şu dört husus önemli:

1- Kur’an “Allah” tan ilk inen surelerde en çok ne olarak bahsetmiş?

2- Kur’an ilk inen surelerde en çok hangi konu üzerinde durmuş?

3- Kur’an ilk inen surelerde en çok kimi eleştirmiş?

4- Kur’an ilk inen surelerde hangi kıssaları anlatmış?

Bunlar bize çok şey öğretecek…

Baktığımızda, ilk olarak, ilk 20 sure boyunca sürekli “Rabb” sıfatının öne çıkarıldığını görüyoruz. Öyle ki Hira mağarasındaki ilk ayetler bile onunla başlıyor: “Oku yaratan Rabbinin adıyla. İnsanı sevgiden; ilgi ve alâkadan yarattı. Oku! Senin Rabbin çok cömerttir. Kalemi kullanmayı öğretti. İnsana bilmediği şeyleri öğretti.” (Alak; 96/1-5)

Tek tek inceledim, ilk sureler boyunca bu hep böyle gidiyor.

Peki neden?

Çünkü “Rabb” Seyyid Kutup’un yorumladığı gibi itikadi veya Mevdudi’nin yorumladığı gibi siyasi olmaktan ziyade “iktisadi” içeriği olan bir kavram.

Çünkü Mekke’de kurulu düzenin ekonomi-politiği bunun üzerine kuruluydu… İtikad da, siyaset de buradan çıkmaktaydı. Kabe’nin içindeki putlara hediyeler getirilmese bu putların kıymet-i harbiyesi yoktu. Nitekim Ebu Cehil Peygamberimizle yalnız kaldıkları bir anda şöyle demişti: “Muhammed, söylediklerin aslında doğru şeyler ama bu putlar olmasa Kureyş aç kalır…”

Rabb, besleyen, büyüten, doyuran, ekmek, su, yiyecek, içecek veren demek… Mekke’ye hükmeden tefeci bezirganlar Mekke halkını doyuranın, besleyenin, ekmek, iş ve aş verenin kendileri olduğunu iddia ediyor ve bunu başa kakıyorlardı.

Mekkeli bir öksüz çıkıp da “Rabbimiz Allah’tır!” deyince beyinlerinden vurulmuşa döndüler. Bunu sarsıcı bir tehdit ve ayaklanma girişimi olarak gördüler ve bu sözü ortaya atanı asla affetmediler.

Buradan, neden sürekli olarak “Rabbiniz Allah’tır” vurgusu yapıldığı anlaşılıyor olmalı.

Demek ki esasında şirk, putların gölgesinde “mal yığmakla” ilgilidir. Bu durumda tevhid de bu malları “bire/bütüne” iade etmekle ilgili olmuş olur. İşte bunu yapan şirkten arınmıştır: “Arınıp temizlenmek için malını veren (kurtulmuştur)” -Ellezî yu’tî mâlehu yetezekkâ- (Leyl; 92/18). Hal böyle olunca taştan tahtadan yontulmuş putlara tapınıp durmanın da bir anlamı kalmıyor, değil mi?

***

İkinci olarak ilk inen surelerde en çok ne üzerinde durulduğuna baktığımızda, bunun mal yığma (kenz) ve mülk biriktirme yani zenginlik ve yoksulluk meselesi olduğunu görüyoruz. Bugünkü tabirle “haksız kazanç ve gelir dağılımınki eşitsizlik”… Kur’an asıl buna şirk diyor.

“Nasıl olur?” diyorsanız, aşağıdaki ayetler ilk inen 20 sureden… Ayet numaralarını vermekle yetinmiyor, nuzül sırasına göre meal metinlerini bizzat aktarıyorum, lütfen dikkatle okuyunuz:

“İnsan küstahça azgınlık eder. Kendini her türlü ihtiyacın üstünde görür. Oysa Rabbinedir dönüş…” (Alak; 96/6-8), “Zenginliğine zenginlik katmış da ne olmuş?” (Kalem; 68/14), “Karşılıksız harcamada bulunun, böylece Allah’a güzel bir borç (karz-ı hasen) vermiş olursunuz…” (Müzemmil; 73/20), “Servet yığma hayallerine kapılma…” (Müddesir; 74/6), “Kahrolsun Ebu Lehep iktidarı, kahrolsun! Zenginlik ve iktidar onu kurtaramayacak!” (Lehep; 111/1-2), “(Peygamberin) aldığı bilgiler onun geçim kaynağı değildir…” (Tekvir; 81/24), “Dünya hayatını tercih ediyorsunuz aysa ahrettir daha hayırlı ve daha kalıcı olan…” (A’la; 87/16-17), “Kim malından harcarsa ona cenneti kolaylaştıracağız!” (Leyl; 92/5-7), “Öksüze vermiyorsunuz, yoksulu doyurmaya teşvik etmiyorsunuz, her şeye açgözlülükle saldırıyorsunuz, mala mülke gözünüz doymuyor yığdıkça seviyorsunuz…” (Fecr; 89/17-20), “Öksüzü hor görme, isteyeni geri çevirme…” (Duha; 93/9-10), “İnsanoğlu Rabbine karşı nankördür, ele geçirme hırsı gözünü bürümüştür…” (Adiyat; 6-7), “Biz sana bol nimetler (doğruluk, dürüstlük, güzel ahlak) verdik. Sana kin besleyendir asıl kökü kuruyacak olan…” (Kevser; 108/1,3), “Bir zenginlik yarışıdır oyalanıp duruyorsunuz, mezarlarınıza girinceye kadar süren bir oyun ve oynaş… Bunun sizi nasıl bir ateş çemberine yuvarlamakta olduğunu çok yakında göreceksiniz…” (Takasür; 102/1-6), “Dini yalanlayan (dinin direğini yıkan) kimdir bilir misin? Öksüzü hor görür, yoksulun halinden anlamaz. Gösteriş için namaz kılar, dua eder, vay onların haline!…” (Maun; 107/1-6), “Zenginliğini her şeye yeterli görene bak…” (Abese; 80/5), “Boyuna mal istif ederek sayıp duranın vay haline! Sanır ki malı kendisini sonsuza dek yaşatacak…” (Hümeze; 104/2-3), “Patlayıncaya kadar yiyin; sefa sürün biraz, siz günaha batmışlar!” (Mürselat; 77/46), “Bilir misin nedir zor olan? Bir köleyi özgürleştirmek… Zor zamanda vermek…Öksüzün başını okşamak…Düşmüşün elinden tutmak…İman etmek, güçlüklere göğüs gerip acıları paylaşmak; sevgi ve merhamet yumağı olmak…” (Beled; 90/12-18)…

Bu böle uzayıp gidiyor…

Bunlar Mekke’de ilk 3-4 yılda inen ayletler. “İlk mesajlar” bunlar… Hemen her inen ilk surede bu meseleye girildiğini, diğer konuların bunun desteklemek için ele alındığını görüyoruz.

“Allah” , “din”, “iman” konuları öyle soyut bir teoloji tartışması olsun diye ele alınmıyor. Bunların hepsi içi gayet dolu, ete kemiğe bürünmüş, canlı, diri, yaşayan ifadeler… Sokaktaki bir durumu, tavır alışı, itirazı, isyanı ifade ediyor: Örneğin Allah’a şirk koşmak mal yığmak demek. Allah’tan yana olmak da vermek, paylaşmak, bölüşmek ve böylece arınmak demek, böyle… Kız çocuklarını diri diri gömmek Allah’a savaş açmak demek. Allah’tan yana olmak da o çocukları kurtarmak, böyle… Köleleri özgürleştirmek, düşmüşün elinden tutmak, öksüzün başını okşamak, zor zamanda vermek Allah’tan yana olmak demek. Allah’ı hiçe saymak ise bunları görmezden gelmek, böyle…

Felsefenin, kelamın, teolojinin Allah’ı değil bu!

***

Üçüncü olarak ilk inen surelerlerde kimlerin eleştirildiğine baktığımızda Mekke’ye egemen olan Kabe çetesinin yani “Yeda Ebu Lehep”in hedef alındığını görüyoruz. Bunlardan şehrin kaderine hükmeden elebaşı 7-8 tefeci bezirganın ilk surelerde çok sert bir şekilde eleştirildiğini görüyoruz. Bunların ellerinde Kabe’ye gelen hediyeleri, sığırları, develeri, altınları, gümüşleri, mücevherleri (en’am) iç etmekten kaynaklanan devasa bir mal ve servet vardı. Bununla tefecilik yapıyorlar, borç veriyorlar, ödeyemeyenlerin kendilerini köleleştiriyorlar, karılarını, kızlarını da genelevlerinde çalıştırıyorlardı. Allah, Kabe, din ve insan ticareti iğrenç boyutlara ulaşmıştı. “Yeda Ebu Lehep” bu demekti…

Yeterince ayet mealleri verdim, konu uzamasın, ilk surelerde “Mekkeli zengin” eleştirisinin yapıldığı yerler şunlar: Daha ilk surede; Alak 9-19 Ebu Cehil… Kalem 10-15’de Utbe b. Rebia… Müddesir 11-25 arasında Velid bin Muğire ki en Karunları buydu…Lehep suresinin tamamında Ebu Lehep ve karısı…Leyl 8-11’de Umeyye bin Halef…

Tabi bunların hiç birisinin ismi verilmiyor, rivayetlerden çıkarıyoruz. Zaten önemli olan da isim değil; “tipoloji”dir çünkü bu tipler her çağda var. Onun için olmalı ki hiç birisinin ismi verilmiyor; tavırları, tutumları, hırsları, bencillikleri, cimrilikleri, şımarıklıkları, küstahlıkları vs. öne çıkarılıyor. İlk sureler böyle onlarca örnekle dolu. Birkaç tanesi sanırım yeterli.

Buradan Kur’an’ın “ilk” nereden başladığına dair ipuçları çıkarıyoruz. İpucu eksik oldu; apaçık, ayan beyan ortada olan bir ışık tutma, yol gösterme…

***

Dördüncü olarak, Kur’an’ın ilk olarak hangi kıssaları anlatıldığına baktığımızda, Kelem suresi 17-32’de anlatılan “Bahçe sahipleri” kıssasının ilk, Şems 11-15’de anlatılan “Salih’in devesi” kıssasının ikinci kıssa olduğunu görüyoruz.

Daha ilk ayetlerde neden bunlar anlatılıyor? Tevhid çağrısı neden bu kıssalarla başlıyor dersiniz?

Çünkü her ikisi de haksız kazanç, gelir dağılımındaki eşitsizlik yani zenginlik ve yoksulluk meselesi ile ilgili… Paylaşım ve bölüşüm ile ilgili… Mala yığarak değil; vererek arınma ile ilgili…

Bahçe sahipleri kıssası, servetine aşırı güvenen iki zenginin bencilliğini, hırsını, açgözlülüğünü anlatır. Onca servetlerine rağmen yoksulluk meselesine fransızdırlar. Öyle ki bahçelerinden/bağlarından yoksullar gelip de almasın diye sabah erkenden kalkıp gidecek kadar bencil, açgözlü ve Allah’ı (kimsesizi, yalınayaklıyı, yoksulu, öksüzü) hiçe sayar havadalar… Ama sabah geldiklerinde bir afetin çöktüğünü görmüşler ve onca servet yok olup gitmiştir…

Salih’in kavmi Semudlular da açgözlü, saldırgan ve zenginleşmekten daha doğrusu haram yiyicilikten gözü dönmüş bir topluluktur. Öyle ki en iyi bildikleri sahipsiz buldukları her şeyi talan etmektir. Onlara sahipsizliğin, herkese (kamuya) ait olmanın örneği olarak Allah’ın devesi (Nağatallah) örneği gösterilir ve “Ona dokunmayın!” denir. Zira bir şeyin Allah’a ait olması demek hiç kimseye ait olmayıp herkesin ortak malı olması demektir. Öyle ya toprak işleyenin, su içenin, hava soluyanındır! Bunların her biri “Allah’ın devesi” olup dokunulmamalıdır. Çünkü lütuf ve nimet; dolayısıyla da herkese ait “evrensel kamu”durlar… (bkz. “Allah’ın devesine dokunmayın” başlıklı makale).

***

Kur’an’ın Mekke’deki “ilkleri” bunlar…

Bu yazıda “ilkleri” işliyoruz, sonrakiler var daha. Mesela Medine’nin ortalarında, sonlarında gelenler. Onları da duysanız feleğiniz şaşar. Örneğin şu: “Zenginler mallarını yanlarındaki ile eşit hale geliriz diye paylaşmıyorlar. Allah’ın nimetini mi inkar ediyor bunlar?” (Nahl; 16/71).

Söylem bu, çağrı bu, ana tema bu…

Rabb’i, tevhidi ve şirki bu bağlamda anlamazsanız, teoloji ve kelam vadilerinde dolanır, havanda su döğer, gerçek hayattan kopar; tapınak söylemine kayarsınız.

Mekke’deki ilklerin boşuna olmadığını, Medine’deki “ilkler”den de anlayabiliriz.

Söylemin icraata, teorinin pratiğine nasıl döküldüğünü görürsünüz.

Hz. Peygamber Medine’ye geldiğinde “ilk” ne söyledi ve ne yaptı?

Yani “eline fırsat geçince” ilk yaptığı neydi?

Malum, Medineliler onu çoşkuyla karşılayarak, hayli yorucu geçen çöl yolcuğunda beraber hicret ettiği “arkadaşı” Hz. Ebubekir’e yöneldiler. “Hayır” dedi “Allah’ın Resülü odur, ben Ebubekir’im…”

Hz. Peygamber yüksek bir yere çıktı, elinde megafon yoktu tabi ama o halde yalın ve yüksek bir sesle Medine’nin semalarına “ilk” şunları söyledi: “İman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olamazsınız. Birbirinizi sevmek için de aranızda selamı yayınız… Kin tutmayın, haset etmeyin, hasımlaşmayın, ey Allah’ın kulları kardeş olun! Bir Müslümana üç günden fazla kardeşi ile dargın durmak yakışmaz…”

Peki, “ilk” yaptığı neydi?

Mescit açmadan önce, ezan başlamadan önce, oruç, hac başlamadan önce “ilk” yaptığı neydi?

183 aileyi birbiri ile “kardeş” yaptı!

Aileler kardeşlerini alarak evlerine götürdüler.

Ne varsa bölüştüler ekmeği, aşı. Harç yaptılar şehre sevgiyi, barışı…

Öyle ki on aile bir ineğin sütünden içiyordu.

Kur’an bu durumu şöyle anlatır: “Bu şekilde sevgi ve merhamet yumağı haline gelenler artık Allah’ın kitabında birbirlerinin can yoldaşlarıdır!” (Enfal; 8/75).

Hani “Şeriat, tarikat yoldur varana, hakikat, marifet andan içeru” diyor ya Yunus, bunu hep batınilikte kullanıyorlar. Tasavvuf vadilerinde dolanıp gerçek hayattan kopuyorlar. Bu meşhur üçlemeyi de gerçek hayat mecralarına çekerek yorumlayalım, bakalım neymiş?

Şöyle düşünsünler mesela, neden hiç böyle anlamazlar: Peygamberimizin Medine’de yaptığı ilk iş kardeşlik ilanı olup İslam’ı hakikat düzeyinde anlamaydı. İlk, asıl ve esas olan buydu! Burada sen-ben yoktu; biz vardı. Her şey bire/bütüne katılmıştı, gerçek anlamda “sosyal tevhid” buydu!

Sonra sen tarikat düzeyine gerileyince malını kırka bölersin, 1’i benim, 39’u senin dersin.

Sonra şeriat düzeyine inince malını kırka bölersin, 39’u benim, 1’i senin dersin.

Oysa aslolan daima “ilk” olandır; hakikat, gerçek, hedef, gaye, ufuk buradadır.

Peygamberimiz işte bu ufku gösterdi… Hakikat, tarikat ve şeriatı anlayacaksanız böyle anlayın, bir şey kaybetmez, bilakis çok şey kazanırsınız…

“Mekke’nin ve Medine’nin ilkleri” bizimde ilklerimiz olsun, asıl o zaman Kur’an iliklerimize işleyecek, yüreğimize inecek, ete kemiğe bürünecektir…

2 Comments

  1. adalet says

    sa hocamne diyeyim ki sizin her yazınızı okuduğumda başka yollar açılıyor ufkumda gönlüme heyecan doluyor çıkıp pencereden haykırasım geliyor işte bu… diyesim.gerçek hayat dini bu…hak bu… adalet bu… işte rabb böyle kadir… kendi tasavvurlarınızdaki rabb size ne emrediyor bilmem ama benim rabbim bana açmış kucağını sen de böyle aç diyor:yetime,öksüze,yoldakalmışa,mazluma mustazafa…çok

adalet için bir cevap yazın Cevabı iptal et

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.