Kas 20, 2017
11 Views
0 0

İhsan Eliaçık ile Sinema ve Sanat Üzerine Röportaj

Written by
Veysi Dündar 20 Kasım 2017

İlahiyatçı İhsan Eliaçık ve Tesiyap eski Başkanı Erdal Tuşunel ile, Yavuz Turgul’un yönettiği ve Şener Şen’in başrolünde olduğu “Yol Ayrımı” isimli filmi beraber izledik. Sonrasında da Eliaçık ile sanat ve sinema üzerine her şeyi, muhafazakar sinemayı, Müslümanın sinemada ne kadar özgür hareket edebileceği, resim heykel ve benzeri sanat dallarını, Tuşunel ile ise sinemanın “Soft Power” içeriğini konuştuk.

Güzel dolu dolu bir gün ve dolu dolu bir sohbet oldu. Sohbette herkes için okunabilir, sorgulanabilir, istifade edilebilir bir madde muhakkak var. Buyrun, eşlik edin.

Bu arada dini öğreten insanların sosyal ortamlarda bulunması, sinemada, tiyatroda spor müsabakalarında, bir şiir dinletisinde görünmesi daha çok ilgi uyandıracak. Din, sosyal hayattan azade etmez insanı; bu da benim kişisel kanaatim…

Önce İhsan Eliaçık’a sorduklarımdan başlayalım:

 

Veysi Dündar (VD): Filmi nasıl buldunuz? Antikapitalist düşüncenizi destekleyen, çok güzel sorgulamaları olan naif bir metafor uygulamış Yavuz Turgul. Sosyalist bir mantık var gibi…

 

 

İhsan Eliaçık (İE): Evet. Filmi gayet güzel buldum. 2014’de Onur Ünlü’nün çektiği “İtirazım Var” filminden sonra antikapitalist temalı filimler dizisinin en başarılı kült yapıtlarından birisi olacak gibi görünüyor. Bu tür filmlerin artmasını temenni ederiz. Şimdi her şey tartışılıyor ama  zenginlik tartışılmıyor. Zenginliğin kökeni tartışılmıyor. Çeşitli meseleler bunun üzerini örtüyor. Bu nedenle lafı dolandırmadan direk işadamı üzerinden fabrikalardaki patronlara ait zenginliğin kaynağını esastan sorgulayan, tabiri caizse damardan mevzuya giren  bir film olmuş. Bu açıdan Yavuz Turgul’u tebrik etmek lazım. Bizim öteden beri savunduğumuz fikirlerin beyaz perdeye aktarılmış hali olarak gördüm.

Tam bir sosyalist tema olduğu söylenemez. Çünkü fabrikalara  el koymaktan, üretim araçlarının kamulaştırılmasından  bahsetmiyor. Bir işadamı hissesini işçilere devrediyor.  Benim hissemi onlar temsil etsin, ortak kurum oluştursun ve fabrikayı yönetsinler diyor. Buna ailesi şiddetle karşı çıkıyor ve olaylar bunun üzerine gelişiyor. Hayvan sevgisi, doğa sevgisi, insan sevgisi, aile sevgisi, çocuk sevgisi, arkadaş sevgisi, kadın sevgisi, dostluk, hatıralara hürmet, doğal insani ilişkileri ihmal etmeme gibi çok kuvvetli temalar işleniyor. Ve bunun para hırsı, mülk hırsı, servet biriktirme ve onu koruma hırsı yüzünden çağımız modern kapitalist dünyasında yok edildiğini, buralara dönerek tekrar insanlığımıza atılmamız gerektiğini vurguluyor. Bu açıdan çok başarılı.

VD: “Halk istiyorsa her şey meşru mudur?”

İE: Halkın bir şeyi istemesi sorunların çözümü için geçerlidir. Bir halk haklı bir adamı linç etmek de isteyebilir. O zaman öyle bir halk karşısında durmak ve o kişiyi linç ettirmemek gerekir. Halkın her istediği doğru olacak diye bir şey var, demokrasilerde halk vurgusu sonuçta kimin dediği olacak, ihtilaf vukuunda en son kimin dediği olacak meselesine çözüm olarak halkın genelinin dediği olsun ki ihtilaf ortadan kalksın diye çözüm bulunmuştur. Hak daima halktan da üstündür. Halk bir hakkı çiğniyorsa, masum bir insanı linç edip öldürmeye kalkıyorsa, öyle bir halkın da karşısına geçmek gerekir.

VD: Filmde bahsi geçtiği gibi, bu kapitalist sistemde adalet nasıl sağlanır? İşçiler çalıştıkları kurumda hissedar olurlarsa daha sağlıklı bir düzen oluşur mu?

İE: Zaten kapitalist düzen bir taraftan devam ederken diğer taraftan şiddete başvurmadan, zorla insanların servetlerine el koymadan, kendiliğinden köklü bir dönüşüm geçirerek, o travmatik bir dönüşüm olduğunu kabul etmiyor, bir işadamının bütün servetini ve hisselerini işçilere devretmesi işleniyor. Bu zaten yürümekte olan kapitalist düzen içinde fabrikaların nasıl yönetileceğine ve işçilerin çalıştıkları fabrikalara nasıl ortak olacağına dair  bir öneri. Böyle fabrikalar işyerleri olabilir, biz zaten bunu da bir şekilde söylüyor ve öneriyoruz.  Bir çok yerde bunu uygulamaya geçenler de oldu. Filmdeki iş adamı % 60 hissesini işçilere devretti, işçiler kendi aralarında bir kurul oluşturup onlar tarafından yönetim kurulu ile temsil edilecekler. %60 hisse kişiler arasında paylaştırılacak ve fabrikanın sahibi onlar olacak.  Ve bu şekilde de söz sahibi onlar olacak. Ama ailenin geri kalan kısımları filmde de görüldüğü gibi şiddetle buna karşı çıkıyorlar ve asla taviz vermiyorlar. Bu teklifi yapan işadamını yani Şener Şen’i deli yerine koyup hastaneye yatırtıyorlar. Ama bunun örneklerini toplum içerisinde görebiliriz. Herkes bulunduğu yerde çalışanlara hisse verebilir, onlar çalıştıklarının karşısında söz sahibi olabilirler, çalıştıkları yeri yönetebilirler, ortaklaşacı bir yönetim bu açıdan mümkündür. Önce buna inanmak gerekir tabii.

VD: Müslümanların değişen dünyaya adapte olamayan, aydınlanma çağından nasibini alamayan, radikal olmasına rağmen merkezde olduğunu zanneden, delüzyonlarını tek doğru olarak kabul edip, herkesi kendine benzetmeye çalışan ve kendisi gibi düşünmeyenlere tahammülsüzlüğün sınırı olmayan bir sinema kültürü var deniyor.

İE: Sinema çok modern bir sanat, yüz-yüz on yıllık bir geçmişi var. Kitap yazmak, yazarlık Yunan kültüründen beri var, ama sinema çok çağdaş bir sanat. Müslümanlar da çağımızda bir sinema kültürü henüz üretebilmiş, çağın sanatlarına vukuf sağlayabilmiş, çağdaş sanatları içselleştirebilmiş değiller. İnsan hakları, demokrasi, sanat, film, sinema alanlarında henüz daha işin felsefesini kavrayacak bir noktada değiller. Bu nedenle de başarılı eser ortaya konulamıyor.  Hatta şu an bu çağ bize ait değil, modern çağ bizim düşmanımızdır diyen ve beş yüz yıl, yedi yüz yıl gerilerde yaşayan, sanki yedi yüz yıl önceki mağaralardan çıkıp gelmiş de modern dünyaya cepheden saldıran bir İŞID örneği var mesela. Tamamen tarihin akışının gerisinde kalmış, çağdaş insana din namına, Allah adına hiçbir şey söyleyemeyecek durumda olan bir durum var. O nedenle önce içinde yaşadığımız çağı kavramamız gerekiyor. Bu çağın çocuğu olamazsak, bu çağın ruhunu kavrayamazsak eski çağlarda ortaya çıkmış olan dinin mesajlarını da çağın insanına veremeyiz. Sinema da bu açıdan çok önemli bir araç. Bunun üzerine çok kafa yorulması gerekiyor.

VD: Muhafazakar sineması neden hep geridedir? Zira filmlerinizde öpüşme ya da sevişme sahneleri ne derece yayınlanabilir? Muhafazakar sineması ne kadar özgürdür, neler söylersiniz?

İE: Muhafazakar sinemanın geri olmasının sebebi öpüşme ve sevişme sahnelerinin yasak olması değildir. Öpüşme ve sevişme ile verilmek istenen duygular ve mesajlar illa öpüşme ya da sevişme sahneleri çekerek olmaz. Bunun başka yolları da vardır. Aynı duygu başka yollarla da verilebilir. Muhafazakar sinemasının gelişmemesinin sebebi hayatı ve dünyayı yeterince içtenlikle ve içerden yaşayamamış olmalarıdır. Hep dışarıda durma durumu söz konusu. Muhafazakar sinema dediğimiz sinemada yapılanlara baktığımızda çoğu başörtüsü eylemleri üzerinedir. Çekilen bir başörtüsü acısı var ve bunun üzerine bir sürü film çekildi. En önemli filmler hep bunun üzerine çekildi. Çünkü başörtüsü hayatın içerisinde dindar çevrenin yaşadığı bir sorundu. Sorun olup acı çekildiği için bu acı sanat doğurdu ve bunun üzerine filmler çekildi. Başka alanlarda da acılar yaşansa onların da filmi olacaktır. O kadar acı yaşayacak kadar hayatın içinde olmadıkları için, hayata yapay bir din kültürü üzerinden baktıkları için, hiçbir şeyi dünyevi anlamda yaşayamadıkları için onun sanatını da yapamıyorlar.

VD: Hemen hemen tüm peygamberler fiziken resmedildi. Peygamber Efendimiz için en ileri görüntü, geçen sene vizyona giren İran filmi idi. Sadece yüzü görünmedi. Peygamberimizi resmeden bir film yapılsa, yüzü gösterilebilir mi?

İE: Gösterilebilir. Dinen hiçbir sakıncası yoktur. Peygamberin yerine birisi oynayamaz, o sinemada tiyatroda temsil edilemez görüşü şehir efsanesinden ibarettir. Hrıstiyan dünyasında peygambere yani İsaya tanrı veya tanrının oğlu demelerine rağmen onlar bunu aştı, bizim İslam dünyasında Muhammed Allah’ın kuludur, bizim gibi bir insandır dememize rağmen hala aşmış değiliz. Hristiyan dünyası bir birinden farklı İsa filmi çevirerek bunu aştı. Şu anda yaklaşık seksen tane İsa filmi var piyasada. Siyahi, zenci İsa bile var. Ortadoğulu İsa var, yeşil gözlü İsa var, uzun saçlı İsa var, esmer İsa var. Yani bunlar rol ve çağdaş insan artık bunun rol olduğunu bilir. İsa’nın yerine geçen birisi sinema düzeyinde temsil etmektedir. Kimsenin ondan dolayı o artiste peygamber muamelesi yapacak hali yok.

Biz de İslam dünyası olarak aynı yoldan gideceğiz. İlerde Muhammed’in direk bir aktör tarafından temsil edileceği filmlerin ortaya çıkacağını düşünüyorum. Bir tane değil hem de, birkaç tane, hatta onlarca film ortaya çıkabilir. Her biri bir yönünü alabilir, birisi Mekke dönemini, birisi Medine dönemini, biri savaşlarını, biri aile hayatını, öbürü insanlarla ilişkilerini, yani her bir yönünü öne çıkararak, ön plana alarak film çekmek mümkündür. İranlılar bu meselede mesafe kat ettiler. En son İranlıların çektiği filmde peygamber rolünde oynayan kişi arkadan gösteriliyor, yandan gösteriliyor ama kamera bir türlü önüne geçip yüzünü göstermiyor. Onun da olacağı günler gelecektir. Peygamber rolünde oynayan kişi peygamber değildir. Roldür. Sonuç itibariyle kitap yazmakla, peygamberi kitapta resmetmekle, minyatürde resmetmekle, sinemada resmetmek arasında ne fark var? Peygamberin minyatür resimleri var. Minyatürlerde perspektif yok. Düz çizilen bir sanattır. Bütün sahabelerin, peygamberlerin minyatürleri var. Sinema da çağdaş bir sanat, yani minyatürün başka bir versiyonu olduğuna göre bunlar da olur. Zaman içerisinde bunların olacağını düşünüyorum ve çok da yararlı buluyorum.

Şu ana kadar çekilen İsa filmleri, Musa filmleri, İbrahim filmlerinin çoğunu seyrettim. Özellikle büyük peygamberlerin, İbrahim’den başlayarak Musa, İsa, Muhammed, bunların güçlü senaryo ve yapım teknikleri ile ve yetenekli yönetmenlerle devasa bütçe oluşturularak yeni baştan hepsinin çekilmesi gerekiyor. Keşke böyle bir şey olsa. Biz onlara senaryolarına kaynaklık edecek bir çerçeve çizebiliriz. Onlarla keşke çalışabilsek, bu işler başarılıp ortaya çıkarılabilse…

VD: Türk Sinemasında ideoloji üzerinden sinemamıza bir bakış yapsanız, neler söylersiniz? Sinemanın gücü için ne söylersiniz?

İE: Bu seyrettiğimiz film, Yavuz Turgul, Şener Şen ikilisi başarılı bir ikili. Daha önce de çektikleri filmler var. Mesela “Eşkıya” filmi, “Kabadayı” filmleri var. Bunlar da karakter filmleri, kült filmler. Muhsin Bey filmi var. Gönül Yarası filmi var, eski bir öğretmeni canlandırıyor. Onun konusu da Şener Şen üzerinden akıyor. Yani Şener Şen’in sinemadaki karizması “Yol Ayrımı” filminde de var. Gayet antikapitalist vurguları olan,  damardan girmiş bir film olduğu için bir patronun Şener Şen üzerinden hikayesi anlatılıyor. Daha önce kabadayının, önceki filmde emekli bir öğretmenin, daha öncekinde bir eşkıyanın hep aynı benzer rolleri oynuyor. Yavuz Turgul ile Şener Şen iyi bir ikili oluşturuyor. Yılmaz Güney’den bu yana patron filmleri, işçi filmleri, fabrikada geçen filmler, patronun işçinin hikayesini anlatan filmler, işçilerin örgütlenmelerini, mücadelelerini, sendikal haklarını anlatan filmler en yoğun bir şekilde çekiliyordu daha önceleri. Özellikle 12 Eylül’den önce. Yılmaz Güney filmlerinde de bu vurgu son zamanlarında özellikle vardı. Yetmişli yılların ortalarında çekilen filmlerdi. Ama epeydir antikapitalist vurgulu, işçi-patron ilişkilerini ele alan filmler pek yoktu veya bu Yol Ayrımı filmindeki kadar lafı dolandırmadan, açıktan açığa, lafı eğip bükmeden, damardan anlatan filmler yoktu. Orta yerden konuşalım, artık vakit geçiyor tarzında bir havası var filmin. Yavuz Turgul, burada adeta, bu sefer lafı dolandırmayacağım, orta yerden mevzuya  giriyorum demiş ve girmiş yani. Öteden beri savunduğumuz fikirleri beyaz perdede görmek, onların bir senaryoya dönüştüğünü, diyaloglarda ele alındığını görmek, doğrusu bizim için bayağı sevindirici oldu.

VD: Bir de filmden aldığınız mesaj nedir?

İE: Filmden aldığımız mesaj zenginleşmenin sorgulanmasıdır. Kuran’da bazı ayetler var, o ayetlerin senaryoya dönüştürülmüş hali de diyebiliriz. Mesela “İnsan için emeğinden başka hakkı yoktur”. Bunu bir senaryoya dönüştürsek nasıl yapabilirdik, bu filmdeki gibi olabilirdi. Sonra başka bir ayet “yoksulların zenginlerin malı üzerinde hakkı vardır”. Bunu Kuran ayeti demeden senaryoya dönüştürsek böyle olabilirdi. Film her zenginlik, her büyük zenginlik suç barındırır; suç işlemeden, yani başkasının hakkını yemeden, el koymadan, sömürmeden zenginleşme oluşamaz diyor ve direk zenginleşmeyi sorguluyor. Bu açıdan gerekli bir film olarak görüyorum.

Dikkat edilirse bugün Türkiye’de bir sürü şey tartışılıyor. Kürtlük tartışılıyor, Türklük tartışılıyor, savaş tartışılıyor, hükümet, iktidar, Suriye politikası tartışılıyor. Her gün yeni bir gündem ortaya çıkıyor ve bir çok konunun tartışıldığını görüyoruz, ama zenginlik niye tartışılmıyor? İnsanlar nasıl zengin oluyorlar? Emeği sömürmeden, suç işlemeden, başkasının hakkını yemeden, el koymadan, hırsızlık yapmadan zenginleşme olabilir mi? Biz bunu helal zenginlik olabilir mi diye soruyoruz ve olamayacağını söylüyoruz öteden beri. Filmin bu konuyu ele alması bu açıdan bence asıl mevzuya gelin mesajı veriyor.

VD: Müslüman her türlü sanatla uğraşabilir mi, resim heykel vb? Buna nü çalışmalar da dahil mi?

İE: Sanat olarak bir sakıncası yoktur. Çünkü ne amaçla yaptığın önemlidir. İnsanların Allah’ın yarattığı hayvanları, insanları, erkekleri, kadınları, doğayı, yağmuru, ağaçları resmetmesi, bunları tabloya dökmesinde sakınca yoktur. Bunları ne amaçla yaptığı önemlidir. Mesela bunları yapıp üzerinden para kazanmak daha tehlikelidir. Bir adamın resmini yaptığın zaman put oluyor şeklinde değil de, bunun sektöre dönüşmesi, bu sektör üzerinden haksız kazançlar elde edilmesi dine aykırıdır. İnsanların resimlerini yapmak bir filmde öpüşme ve sevişme sahneleri çekmek gibidir. Öpüşme veya sevişme tabloları ile insanlara verilmek istenecek duygu bence başka yollarla da verilebilir. İnsanlar bunları yaparlar, sergilerler. Zaten bu tür resimler yapılıp da caddelere, meydanlara, her bir yere asılıyor değil. İstemeyen bakmaz, seyretmez. Fakat ben bunların bizatihi yapılmasının dine aykırı olmadığı görüşündeyim.

Erdal Tuşunel’e sorularım: 
 VD: Sinema nasıl bir güçtür? Soft Power kavramını açar mısınız? Yol Ayrımı filmi özelinde neler söylemek istersiniz?

ET: Sinema duyguları manipüle etmekte çok etkili bir yumuşak güçtür (Soft Power). Onunla toplumları kategorize edebilirsiniz. Net sözlerle ifade edersek; hangi türü olursa olsun sinemanın kimyası  bir eğlencedir (Entertainment).

Güldürerek de, gererek de, korkutarak da, ağlatarak da eğlendirmiş olursunuz. Eğer eğlence özelliğini göz ardı eder, onu bir filme yüklemezseniz, izleyiciyle buluşamazsınız. Ülkemizdeki sorun da budur.

Entertainment özelliği atlayarak mesaj vermeye kalkarsanız, filminize ders dinlemeye kimse gelmez! Eğlence özelliği taşımayan filmler izleyicisiyle buluşamamaktadır. Endüstriyel ve siyasal egemen güçler toplumları kategorize etmede sinemadan çok iyi sonuçlar almaktadırlar. 

Sinemanın toplumu deforme ettiğini düşünüyorsanız bile, halkı sinemadan uzaklaştırarak koruyamazsınız. Sinemanın deforme ettiği toplumu yine sinema forme edebilir. Kısaca zehirli bir yılan gibidir. Hiç bir şey yapmazsanız sizi zehirler. Ama panzehir de yine onun zehrinde mevcuttur. Bunu başarmamız gerekmektedir.

Ahmet Haşim’in bir sözünü hatırlatmak isterim; “Eğer bir filmde uyumuyorsanız, film sizi uyutuyor demektir.”

Yol Ayrımına gelince. Çok güzel bir film diyebiliriz. Derinlemesine inerek acaba ne anlatmak istedi diyecek satır araları yok. Her şey net anlatılmış. Etik ve karşı etik duruşlar çok güçlü işlenmiş. 

Film; iyi oyuncularının güçlü performansları ile, yönetmeninin çok başarılı sinema dili ile, etkili hikayesi ve zengin resimleriyle anlatmaya çalıştığım entertainment özelliğini tam anlamıyla oluşturmuş bir çalışma. Geriye sadece keyifle filmi izlemek kalıyor.

 

Kaynak: http://www.ocakmedya.com/kultur/2017/11/20/ihsan-eliacik-ile-sinema-ve-sanat-uzerine-roportaj/

Article Categories:
Söyleşi · Yazılar

Leave a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.