Kas 1, 2017
1 Views
0 0

Beka sorunu yok. Erdoğan gittiğinde bir şey olmayacak.

Written by

28 Şubat döneminde olsaydık böyle demezdim. “Özgürlüğün olup olmadığını anlamak için başörtülülere bakmak lazım. Başörtülülere yasak varsa bizim ülkemizde özgürlük yoktur” derdim. Şimdiyse tam tersi başı açıklara, mini eteklilere, inanmayanlara, Tayyip Erdoğan gibi düşünmeyenlere, onun dininden mezhebinden, fikrinden olmayanlara; hadisi, sünneti inkâr edenlere, dine başka bir yorum getirenlere bakacaksın. Onlar özgürse Türkiye özgürdür.

TIMETURK | ÖZNUR DURUKAN

Gezi olayları ile tanınan İlahiyatçı Yazar İhsan Eliaçık, geçtiğimiz haftalarda Kayseri Kitap Fuarı’nda uğradığı saldırı ile bir kez daha gündeme geldi. Kendini ‘muhalif’ olarak tanımlayan Eliaçık ile Kayseri’de yaşananları, sıklıkla eleştirdiği “toplumsal ve fikri özgürlükler” konusunu konuştuk. Bir ‘ütopya’ya inandığını söyleyen Eliaçık’a göre “Mini etek giyenler, başı açık olanlar, içki içenler şu anda 28 Şubat’ta başörtülülerin yaşadığı baskının aynısını yaşamıyorlar ama korku içindeler…”

Kayseri Kitap Fuarı öncesinde belediyeyi hedef alan bir tweet attınız, sonrasında orada saldırıya uğruyorsunuz, ardından belediyenin size dava açacağına ilişkin iddialarınız var. Neler yaşandı? Sizden dinleyelim.

Fuar bu sene belediyenin işvereniyle gerçekleştiriliyor. İki sene önce de belediye destekliyordu ama direkt işveren değildi. Beni geçen sene çağırdılar. O zaman Doğu Kitap’la gitmiştim. Bu sene kitaplarımın çıktığı Doğu ve Tekin Yayınevleri davet edildi ve sözleşme imzalandı. Yayınevleri bu tarz sözleşmelerin ardından yazar götürüyorlar. Fakat belediye geleceği belirtilen isimler arasında ben ve İbrahim Kaboğlu için gelmesin diyor. Yayınevi de “Bunu sözleşme imzalanmadan daha önce neden söylemediniz?” diyor. Şimdi diyorlar ki “İhsan Eliaçık davetli olmadığı halde fuara geliyor.” Oysa zaten yazarlar değil, yayınevleri davet ediliyor. Eğer sen beni istemiyorsan benim kitabımın çıktığı yayınevini davet etmemen gerekiyor. Ama bunlar son dakikaya kadar kabul ediyorlar. Hatta kitaplarım standa konuluyor. Fotoğrafım asılıyor. Kültür Müdürü de bunları görüyor. Fuarın ana kapısında bir grup vardı. İçerisinde polis ve istihbaratın olduğu belli, bellerinde telsizler olan militan tiplerdi. Bağırdılar, küfür ettiler, hakaretler ettiler.

“BENİM YÜZÜMDEN BİRİ ÖLMESİN!”

Saldırdılar, kolumu çeken birine “Bırak!” diye bağırdım. Beni destekleyenler de tepki gösterince oradan ayrılıp karşı tarafta oturma eylemine başladım. Sosyal medyada bu duyulmuş, gelenler oldu. Kalabalık büyüyünce olay çıkmaması için yakında bir kafeye gittik. İnsanlara da oraya gelmelerini söyledim. Gelenler diyordu ki “Buradan fuara yürüyelim, burası Sivas mı?” Üzerlerinde ne var bilmiyoruz, bıçak mı, silah mı..? Birisi ölür, kan dökülür, bir şey olur. Benim yüzümden herhangi birisinin burnunun kanamasını istemiyorum, dağılalım dedim. O kalabalığa ben gelmeden önce fotoğrafımı göstermişler. “Bu adam gelecek” demişler.

Buna dair bilgi mi geldi size?

Tabi, orada olanlar söyledi bana. “Biz saat 9’dan itibaren buradaydık, bunlar 9’dan itibaren senin fotoğraflarını dağıtıyorlar” dediler. Aynı şeyleri söylüyorlar: “Bu adam sünneti inkâr ediyor, bu adam hadisleri kabul etmiyor. Bu adam Kuran’ı da kabul etmiyor. Ayetleri kafasına göre yorumluyor…”

Ben hiç konuşmadım. Diyecektim ki “Neye itiraz ediyorsunuz?” Böyle şeyler hiç yapmadım, içimden geçti ama yapmadım. Orada öylece, yarım saat falan durdum. 15 dakika falan da oturma eylemi yaptım, sonra kafeye geçtik.

Kültür Müdürü ikiyüzlü ve korkak açıklamalar yapıyor. Mesela bana ve İbrahim Kaboğlu’na koyduğu yasağı savunamıyor. “Ben yasak falan koymadım. Eliaçık geldi fikrine katılmayanlar, halktan birileri ona tepki gösterdi” diyor. Bana saldıranlar arasında halktan kimse yoktu.

“BANA SALDIRANLAR AK PARTİLİ DEMEDİM”

Kültür Müdürü tarafından size yasak konulduğunu nereden biliyorsunuz?

Doğu Kitabevi sahibi bizzat şahit. Kitabevi beni aradı. Söyledi. “Buraya Eliaçık gelemez, gelirse polis zoruyla çıkarın” demişler.

Saldırıyı AK Parti’nin düzenlediği iddiasında bulundunuz…

Evet, AK Partili Belediye Başkanı dedim. Bana saldıranların AK Partililer olduğunu söylemedim. AK Parti teşkilatından gelenler ya da cemaatlerden, vakıflardan birileri olduğunu da iddia etmedim. Bu saldırıyı yapanlar belediye, emniyet ve istihbarat bu üçünün arasından tutulmuş militanlardı.

Belediye Başkanı’nın bu saldırı ile “istifadan yırtacağını” söylüyorsunuz. Fakat söz konusu başkanın istifası istenmedi, böyle bile olsa bu abartılı bir yorum değil mi?

Şimdi belediye başkanlarının istifasından sonra, sıra bakanlara gelecek. Topun ağzında 3-4 tane bakan var. Bunların başında da Mehmet Özhaseki geliyor. Boydaklar ifadelerinde Özhaseki’nin adını sıklıkla dillendiriyor. Fakat bu ifadeler iddianamelerden çıkarılıyor. Mehmet Özhaseki, eski Kayseri Büyükşehir Belediye Başkanı’ydı. Şimdiki Başkan Mustafa Çelik onun yardımcısıydı. Şimdi o da bakan olduğu için belediye başkanı olmadığı için belediye başkanının istifasından sonra sıra ona gelecek bunu da biliyor.

Sizinle ne ilgisi var?

Çünkü ben şu anda Tayyip Erdoğan’la mahkemeliğim. İslami çevreler içerisinde hükümeti eleştiren en önemli figürüm. Ayrıca “Gezi imamı”yım ya! Bana tavır koymakla, dışlamakla Tayyip Erdoğan’a olan bağlılığını gösterip, FETÖ’den aldığı yarayı kapatmaya çalışıyorlar. Erdoğan’ın gözüne girmeye çalışıyorlar. Çünkü fuar sekizinci gününe gelmiş. 530 bin kişi ziyaret etmiş. 120 tane yazar gelmiş. Halk memnun, ülke genelinde fuarın imajı iyi. Böyle bir şeyi neden yapabilir? Tamam senin dini görüşlerin aykırı olabilir ama bu yapılmaz. Bu olmadı. Saldırı, Kayseri halkının imajını da, fuarın imajını da zedeledi. Sivas’tan sonra baskıcı, yobaz bir kent görünümü verdi. Bana yine telefon açıyorlar ve neler diyorlar. Üzülüyorum. Aslında Kayseri öyle bir yer değil ki. Dediler ki “Hocam o yobaz şehri derhal terk et. Seni Aziz Nesin gibi yakacaklar.” Halbuki ben Kayseri’de gezdim, dolaştım. Annemle babamın mezarını ziyaret ettim. Parklarda oturdum, çay içtim.

‘Sivas’ ağır bir benzetme değil mi?

Bu olayı yaşayan benim. Etrafımda 25-30 kişilik öfkeli, gözü dönmüş bir güruh gördüm. Hiç birini tanımıyorum. Onlar da beni tanımıyor. Benim kitaplarımı benimsemeyen insanlar değil. Ben onlarla zaten kitap fuarında karşılaşıyorum. Geliyor mesela şurada bunu neden yazdın diyor. Ben oraya zaten insanlarla karşılaşmak için gidiyorum. Adam akşama kadar gözümün içine bakarak sen bunu nasıl yazarsın diyor. Bu fikri nasıl savunursun diyor. Ben de izahını yapıyorum. Gerçek okuyucu bunlardır. Gerçek okuyucu protesto etmez. Gelir standa fikrini beyan eder. “Sana katılmıyorum” der.

Toplumsal özgürlükler ve fikir özgürlükleri açısından kötü bir yere doğru gidiyoruz. Giderek hayata karışan, fikirlere, düşüncelere, söylenen sözlere, dini yorumlara müdahale eden, insanların yaşam biçimine, yemesine içmesine, oturmasına kalkmasına, gülmesine, eğlenmesine karışan bir zihniyet var. Maalesef bu zihniyet Ak Parti’yi destekleyen grupların içinde de var ve devlet içinde giderek güçleniyor. Mesela Cumhurbaşkanı, bana saldırı düzenlediği gün yaptığı bir konuşmada “Bazı hoca kılıklı kişiler çıktı. Sünneti inkâr ediyor. Hadisi kabul etmiyor” dedi. Aynı sözleri bana saldıranlardan duydum. Yani, hadisleri şöyle şöyle kabul edin, diyor. Bu açıkça bir din tercihinden sonra bir mezhep tercihidir. Hatta bu meselenin içinde tarikat tercihi de vardır. Bu tarikat içinde görüş tercihi de vardır. Bu çok kötü bir gidişattır. Sen yarın öbür gün aynı şeyin kendine dönmemesini garanti edemezsin.

Bunun devletin içinde var olduğunu söylüyorsunuz. Erdoğan değil de bir başkası Cumhurbaşkanı olsa devam edecek yani?

Erdoğan’ın devlet idaresini kurma tarzı böyle. Devlet ve din ilişkilerini kuramıyor. Devletin ve kamu idaresinin ne olduğunu da bilmiyor. Bunu bir kibir gösterisine dönüştürüyor. Hâlbuki kamu idaresi herkese eşit mesafede durmak ve etnik kökeni ve mezhepsel kökeni bir tarafa bırakmak, herkese hizmet etmek demektir. Sağcıya, solcuya, inançlıya, inançsıza herkese hizmet etmelisin. Erdoğan yüzde yüzün cumhurbaşkanı olmayı reddediyor. Ve yüzde kırk dokuzun reisi olmayı tercih ediyor.

“ÖZGÜRLÜK İÇİN ‘ZITLIĞA’ BAKACAKSIN”

Fakat başta Erdoğan olmak üzere AK Parti’nin “Toplumsal özgürlükleri genişlettiğine dair” bir kanaat var. Kürtçe şarkı söylenmesi, “Ermeni Soykırımı vardır” gibi eskiden hiç dillendirilemeyecek şeyleri söyleyenlerin hapis cezası almadığı, başörtüsüyle üniversiteye girilebildiği ve rahatça eğitim alınabilmesi gibi bir durum da var. Ak Parti özgürlükleri kısıtlayan bir hükümetse neden bu tür pozitif gelişmeler yaşandı?

Bir siyasi iktidarın adalet üzere özgürlükçü olup olmadığını anlamanın evrensel kriterleri vardır. Eğer bir idare kendi taraftarlarına değil kendi dışındaki taraftarlara özgürlük sağlıyorsa özgürlükçüdür. Başörtülülerin her yere girebilmesi o ülkede özgürlüğün olduğu anlamına gelmiyor. Başörtülülerin özgür olduğu anlamına geliyor. Bakalım aynı özgürlükten başı açıklar da faydalanabiliyor mu? Tam tersi başı açıkların her yere rahatça girmeleri, ülkede özgürlük olduğu anlamına gelmiyor. Başörtülüler de aynı şekilde istediği yere girip çıkabiliyor mu? Yani zıtlığa bakacaksınız.

“28 ŞUBATTA OLSAK BÖYLE SÖYLEMEZDİM”

28 Şubat döneminde olsaydık böyle demezdim. “Özgürlüğün olup olmadığını anlamak için başörtülülere bakmak lazım. Başörtülülere yasak varsa bizim ülkemizde özgürlük yoktur” derdim. Şimdiyse tam tersi başı açıklara, mini eteklilere, inanmayanlara, Tayyip Erdoğan gibi düşünmeyenlere, onun dininden mezhebinden, fikrinden olmayanlara; hadisi, sünneti inkâr edenlere, dine başka bir yorum getirenlere bakacaksın. Onlar özgürse Türkiye özgürdür.

Bakın Kayseri’de dört tane televizyon var. Hiçbiri fuarın önündeki zorbalığı yayınlamadı. Hepsi de göbeğinden belediyeye bağlı. Karartma uyguluyor ve bütün imkânlarıyla insanların özgürlüklerini kısıtlıyorlar. Bu şu an böyle. Güç ve para daha fazla ellerine geçtikçe ne yapacaklar Bu gidişattan anlayabiliriz. Böyle gittiği takdirde sadece başörtülüler ve çarşaflılar özgür olacak. Geri kalan kitle şu an korku içindeler. Giderek özgürlüklerinin kısıtlandığını düşünüyorlar. Bu endişe ve korkularında da haklılar. Onları haklı çıkaracak birçok gelişme yaşanıyor. Şu an mini etek giymek başı açık dışarı çıkmak yasaklansa…

Fakat sizin de söylediğiniz gibi yasak değil.

İran’da, Suudi Arabistan’da var. Türkiye’de yok. Neden yok. Çünkü mini etek giyenler şu an güçlü. Böyle bir yasak gelse ayağa kalkarlar, sokağa dökülürler ortalığı yıkarlar. Ama bir yirmi yıl sonra bunların olmayacağı anlamına gelmiyor. Aynı İran, Suudi Arabistan gibi olmaması için bir sebep yok. Çünkü böyle bir zihniyet var. İran ve Suudi Arabistan gibi tesettür yasası çıkarabilirler. Şimdi gidin Türkiye’deki cemaatlere, imam hatiplere “Namaz kılmayanlar kırbaçlanmalı. Dinden çıkanlar ölüm cezasına çarptırılmalı” derler. Bunları İslamilik zannediyorlar. Hâlbuki öldürmek, çalmak, taciz, tecavüz sona erdiği zaman orada İslam var, demektir.

Özgürlükler için “kim iktidara gelirse gelsin zıddına bakılmalı” fikri ütopya değil mi?

Ütopya oluyor. Ben de o ütopyayı savunuyorum. Ütopya imkânsız olan şey değil şu anda olmayan şeydir. Evet, şu anda yok ama ileride olabilir. İmkânsız değil. Ortak iyinin adaleti gerekiyor. CHP’NİN ya da AKP’nin değil. İkisinin ortak iyisindeki adalet…

“LAİK KEMALİSTLERİN ELİNE FIRSAT GEÇSE YİNE BAŞÖRTÜSÜNÜ YASAKLAR”

Maalesef bazı laik Kemalist kişilerin eline fırsat geçse yine başörtü yasağı çıkarmaya çalışırlar. Öyle bir zihniyet var. Ama geneli böyle değil. Kemal Kılıçdaroğlu’nun böyle olmadığını düşünüyorum. Hatta ona Adalet Yürüyüşü’nde bir tavsiye verdim. “AKP tabanının sizden beklediği şey şudur: Başörtüsü sonsuza kadar özgür olacak. Asla geriye gidilmeyecek. Onlara bu mesajı verin” dedim.

Evet, bu kaygılar halen var.

CHP iktidara gelirse bunu yasaklayacak korkusu var tabi ki. Bitmiş değil. “Aman aman CHP’ye fırsat vermeyelim. Tekrar başa gelirler ve bizim başımızın örtüsünü yasaklarlar ve bu 15 yıllık kazanım heba olur.” 15 yıllık sürenin kazanımları içerisinde devam edeceğini söyleyin. Kılıçdaroğlu’na söyledim “AKP döneminde kazanılmış özgürlüklerin devam edeceğini” söyleyin. “Başı açık nereye gidiyorsa başörtülü de aynı şekilde gidebilecek. Bunun teminatını vermesi gerekiliyor” dedim. Aynı şekilde diğer tarafın da mini etekliye aynı teminatı vermesi gerekiyor.

Her iki tarafta da seçmenlere bu şekilde seslenecek bir potansiyel var mı?

Kılıçdaroğlu “Buna dair mesaj vereceğim” dedi. Fakat Cumhurbaşkanının otoriter, totaliter bir kafa yapısına sahip olduğunu düşünüyorum. Otoriter yani dediğim dedikçi, totaliter yani her şeye karışan, kendini her şeyden sorumlu hisseden. Yolda elinde sigarayla birini görse “At bakayım onu elinden” diyor. Kendi sigara içmiyor ya… Kendisini ülkeye çeki düzen verecek abi gibi hissediyor. Raconu ben keserim diyor.

“BASKI YOK KORKUSU VAR”

Başörtülülerin kelepçelendiği, yerlerde sürüklendiği, Kur’an Kursları’nın kapatıldığı süreçleri geride bıraktık. Mesela başörtülülere yapılan sistematik baskı şu an başı açık insanlara yapılmıyor, bale kursları kapatılmıyor. Şu anda da OHAL içerisinde yaşıyoruz. Fakat eski dönemlerdeki gibi bir durum söz konusu değil.

Mini etek giyenler, başı açık olanlar, içki içenler o tarz bir yaşam biçimini tercih edenler şu anda 28 Şubat’ta başörtülülerin yaşadığı baskının aynısını yaşamıyorlar ama korku içindeler. Aşırı dini görüşte olan biri sanat merkezini basıyor çıplak resim var diye. Bu kafa yapısı biraz daha ilerlese vakit geçse oraya evirilecek durumda.

Yani baskı yok ama potansiyeli mi var?

Evet, bence de böyle bir potansiyel var. Ellerine fırsat geçse bunların hepsini yasaklarlar. Kimse mini etekle falan gezemez. Ama baskı burada değil başka yerde var.

Fakat hal böyleyken “28 Şubat’ta vatandaşın karşısında hukukçular vardı ama şu an hukukçularla karşılaşamıyoruz” diyorsunuz.

Şu anda KHK zulmü var. Çıkar KHK’yı, at işten. Ben 28 Şubat sürecini yaşadım. 38 tane davadan yargılandım. Başörtülüleri, İmam Hatiplileri savundum. Camilerin önündeki eylemlere, yürüyüşlere katıldım. Mahkemelere gittim. Savcıların önüne çıktım. 12 Eylül’de de bir yıl ceza evinde yattım. Şimdi bu hükümet zamanında da yine mahkemelere çıkıyorum. Çok tecrübesiz ve yanlılar. Mesela Mezepotamya Kürtçe PKK’ya ya da FETÖ’ye eğilimli olduğu gerekçesiyle kapatıldı. Sivil toplumun içerisinde binlerce dernek, vakıf, dergi, gazete, televizyon, yayın organı kapatıldı, kapatılıyor.

Fakat sizin iddia ettiğiniz gibi kadınların sokağa çıkmaları, ne giyip giymeyeceklerine yönelik bir yasak söz konusu değil.

Yaşam şekline yönelik baskılar etkin değil. Bunun nedeni de gücü yetmemekten, karşısındakinden çekinmekten kaynaklanıyor. Yine özgürlükçü bir anlayış yok.

Başka bir konuya geçiyorum… 15 Temmuz’un üzerinden bir yıl geçti. Yargılanmalar devam ettiğini biliyoruz. “Tiyatro sergileniyor mahkemelerde” gibi yorumları duyuyoruz. Özellikle şehit aileleri çok tahrik edildiklerini söylüyorlar siz hayatını kaybedenleri için “şehit” değil, “kurban” diyorsunuz.

Ben 15 Temmuz’da sokağa çıktım ve darbeyi lanetledim. Her türlü darbeye karşıyım ama gün geçtikçe 15 Temmuz Darbesi’ne karşı şüphelerim artıyor. İster istemez sorular oluşuyor kafamda. Darbeyi Araştırma Komisyonu ne Erdoğan ne MİT ne de Genelkurmay Başkanı ile konuşmadı. Şu zamana kadar tanıdığım ne kadar asker varsa başçavuştan, albay emeklisine kadar herkese sordum “Sen darbe yapsan köprüye tank gönderir misin?” diye, güldüler. Böyle darbe mi olur? Köprüyü kesmenin darbeyle ne alakası var? Çok gülünç.

15 Temmuz’da sokağa çıktım diyorsunuz ama aynı zamanda “Darbe değildi” diyorsunuz.

Ben şunu söylüyorum. Bu bir operasyondur. Ordunun içerisinde FETÖ yanlısı subaylar vardı. Yine bu subaylar FETÖ yanlısı gibi görünen ama aslında istihbarata yakın olan subaylar tarafından darbe yapılmaya teşvik edildi. Bence Tayyip Erdoğan’ın önüne bir dosya koydular ve dediler ki Türkiye beka sorunu yaşıyor. Böyle demokratik seçimlerle falan olmaz. Bizim ya darbe yapmamız ya da birinin yaptığı darbeyi bastırmamız lazım.

Yani Kılıçdaroğlu’nun kontrollü darbe sözlerine katılıyorsunuz?

Tabi ki kontrollü, planlanmış, yönlendirilmiş darbe. Her şeyiyle Tayyip Erdoğan’a yaradı. Ona yaramayan tek bir 15 Temmuz gelişmesi var mı? Yok.

“Darbeyi ABD yapmıştır. Bu bir işgal girişimidir” konusu nereden çıkıyor, bir beka sorunu yok mu?

Katılmıyorum. Yani Erdoğan’ın büyük işlerin altına imza attırılabilmesi içi beka sorununa inandırılması gerekiyordu.

Erdoğan’ın da bundan haberi yok, kandırıldı, diyorsunuz.

Yani buna benzer bir darbe girişiminden kahraman olarak çıkmadığı sürece ne başkan olabilirsin ne uluslararası suçlardan yırtabilirsin, ne de devleti böyle takır takır yönetebilirsin. Mesela benim Erdoğan’a olan muhalefetime hayret ediyorlar. “7 düvelin yıkmaya çalıştığı adamı sen eleştiriyorsun” diyorlar. Beka sorunu diye de bir şey yok. Erdoğan gittiğinde de bir şey olmayacak.

“DEVLET ‘ŞEHİT’ DEMESİN, KENDİNE UYGUN BİR KAVRAM İCAT ETSİN”

Güneydoğu’da ya da herhangi bir yerde devlet için ölenlere şehit denilmesini doğru bulmuyorum. “kurban” , “terör kurbanı” denilebilir. Şehit kavramı dini bir kavramdır. Devlet için kullanılamaz. Devlet kendine uygun kavram icat etmelidir. Hem dine bir mesafe koyup, hem de bu kelimeyi kullanmak yanlış.

“LAİKLİK İLE DİNE TAVIR KOYUP, DİNİ TERİMLERİ KULLANAMAZSINIZ”

Ben 28 Şubat’ta da bunu dile getirdim. Bizimkiler geldi diye değişmiyorum yani. Hatta bu yüzden yargılandım.“Hem laiklik diyorsunuz, dine tavır koyuyorsunuz. Sonra dini terimleri kullanıyorsunuz.” Bunu dediğim için yargılandım. Aynı söylemi devam ettiriyorum. İktidar değişti diye değiştirmiyorum.

Gezi’de, 28 Şubat’ta tanındınız. Kemal Kılıçdaroğlu’nun Adalet Yürüyüşü’nde yer aldınız. Bu üç dalganın da farklı fraksiyonlardan kaynaklandığı gerçeği göz önünde bulundurulduğunda çelişmiyor musunuz?

Ben 28 Şunat’ta sokaktaydım. Gezi’de de sokaktaydım. Adalet yürüyüşünde de sokaktaydım. Ne arıyordum sokakta? Adalet arıyordum. Adaleti kimin aradığına bakmadım. Kim için adalet aradığına da bakmadım. Burada bir adaletsizlik var mı yok mu? Eğer yoksa benim orada yer almam lazım diye düşündüğüm için insanlar şaşırdılar. Diyarbakır’da Demokratik İslam Kongresi’ne katıldım. Kürtlerin yanında durdum. CHP’lilerin, solcuların, cem evlerinin, Aleviler’in yanına gittim. Dini çevrelerin dışında, dine uzak olanlara gittim. Benim kafamda mahalle yok. Mahallenin duvarlarını yıktım. Adaletten, özgürlükten, haktan, eşitlikten kim yanaysa, kim eziliyorsa benim dinimden mezhebimden, mahallemden olmasına bakmaksızın onun yanında yer alırım. Kendimi o yüzden çelişkide olarak görmüyorum.

Kendisini Müslüman olarak tanımlayan kitleden size yönelik ciddi bir tepki var. Sizin marjinalleştiğinizi düşünüyorlar?

Özellikle Gezi süreciyle Türkiye’de daha önce hiç görmediğim ve din ve ilahiyata çok ihtiyacı olan bir kitleyle tanıştım. Ben dini onlara anlatmaya başladım ve faydalı olduğumu düşünüyorum. Mesela Kuran-ı Kerim’in tefsirini yazdım. Gezi’ye katılan dinsiz, çapulcu denilen kişiler alıp alıp Kur’an okuyorlar. Her yere beni çağırıyorlar. Gidiyorum onlarla konuşuyorum. Hiç tepki de göstermiyorlar. Dolayısıyla burada dindarlık anlayışı, dindarlık kavramından anladığımız şey değişiyor. Benim etrafımda dindarlar var mı, yok mu, dindarlık ne? Dindarlığı sen başörtüsü, namaz ve oruç olarak görürsen başka türlü olur. Ama adaletten, özgürlükten, eşitlikten, paylaşımdan, bölüşümden, emekten yana olmak olarak görürsen başka bir şey olur. Ben ikinci taraftayım. Dolayısıyla inanmış olduğum İslam’a ve Kuran’a faydalı olduğumu düşünüyorum. Öbür türlü olsa faydalı olamazdım. Dini cemaatlerin içinde olsam tartışmaktan başka bir şey yapmazdım. Şu ayet şunu bu ayet bunu söylüyor şeklinde.

“DİNDARLIĞIN TANIMINI DEĞİŞTİRDİM”

“Kur’an ataerkil topluma hitap etti ama gayet feminist amaçları var. Hitabı tarihsel ama mesajı evrenseldir” şeklinde bir mesajınız var. Feminizmi Kuran’ın neresinden çıkarıyorsunuz?

“Feminist amaçları vardır” diyorum orada yani… Feminist ‘kadından yana’ demek. Günümüzdeki bazı feminist grupları kasdetmiyorum. Kuran-ı Kerim’de kadın-erkek ilişkilerini düzenleyen yüze yakın ayet inceledim. Hepsi de kadınların lehine, sanıldığı gibi dört eşlilik, kadını dövmek, kız çocukla evlenmek yok. Bunların hepsini Kur’an kaldırıyor. Kadın ve erkekle ilgili herhangi bir ayet bana getir. Mutlaka bir hak erkekten alınıp kadına veriliyordur. Mutlaka kadının durumu düzeltilmek isteniyordur. O açıdan amaçları hep kadından yanadır demek istedim.

Dünyada milyonlarca Müslüman var. Ama farklı şekillerde de olsa namaz kılıyorlar, oruç tutuyorlar. Ama siz bu konularda birçok farklı kanaat ortaya koyuyorsunuz. Hadislerle ilgili de birçok eleştiri alıyorsunuz. Milyonlarca insan yanlış şeyler söylüyor ama siz doğruyu söylüyorsunuz öyle mi?

Namaz, salat, sünnet, oruç… Bunlar hep geçmişte tartışılmış konular. Ben Kuran-ı Kerim tefsiri yaptım ve düşündüm ki “Benim yaptığım bu tefsirle getirdiğim yenilik ne? Yani daha önce hiç söylenmemiş ve benim söylediğim ne var?” Yüzde beş bile yok. Benim söylediklerimin yüzde doksan beşi zaten söylenmiş. Bunu da İslam’ın Yenilikçileri isimli kitabımda açıkladım. Dindarlık tarifine benim kattığım yenilik yüzde beş bile değildir, diye düşünüyorum. Ben, dindarlığın tanımını değiştiriyorum. Dindar nedir? Namaz kılan, oruç tutandır. Ben diyorum ki hayır, dindar öldürmeyen, çalmayan, iftira atmayan, taciz ve tecavüz eylemlerinde bulunmayandır. Kuran’ın bu tarife uygun olduğunu düşünüyorum.

kaynak: timeturk

Article Categories:
Söyleşi · Yazılar

Leave a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.