20 Ocak 2013 Pazar

HİKMET KIVILCIMLI'NIN KUR'AN TEFSİRİ


(18 Ocak 2013'de Kıvılcımlı Sempozyumu'nda sunduğum tebliğin yazılı metnidir.)
Hikmet Kıvılcımlı din konusunda konuşurken üzerinde en çok spekülasyon: düşünce vurgunculuğu yapılan alan” olduğunun farkındadır. “Oysa tam tersi olması gerekir: öyleyse bilimin en çok kılıç kuşanması gereken alanlardan birisi de din konusu olmalıdır. Bu yüzden bu alanda "İdeoloji" ve "politika" sökemez, sökememelidir. O yavanlıklar ancak bilim ateşiyle durdurulup dönüştürülebilir.” der.
Kıvılcımlı’ya göre mesele “hiç de İkincil-üçüncül kategoriden bir iş sayılamaz. Çünkü din konusu, sadece toplumun çatısında tıkırdayan bir kültür meselesi değil, insan beyninde düşünce mekanizmalarında işleyen adeta sistemleşmiş canlı bir düşünce biçimidir. Ve insan beyninde kolayca sökülüp atılamayacak derinliklere yapışmış köklere sahiptir.  Söküldü sanıldığı yerde, başka bir nesnenin veya konunun Fetişe edilişine: tapımına dönüşmüştür: İnsan şuuru kendisini bilemedikçe ne maddi nesnelerin ne de manevi konuların fetişizmini (tapıncını) aşamaz.”
Bu nedenle maddiyatın maneviyatı ezişi devam etmektedir. Ona göre tapınç sadece manevi alanda olmaz, maddi alanda da insan matahları tapınç nesnesine dönüştürür; “Stalin ve Maoların buldukları ilk fırsatta saraylara taşınmaları tesadüf sayılamaz.”
Demek ki Kıvılcımlı’ya göre din meselesi “toplumun çatısında tıkırdıyan bir kültür meselesi”değildir; “insan beyninin derinliklerine yapışmış köklere sahiptir.”
Burada Kıvılcım’lının dini egemenlerin baskı aracı olarak gören klasik anlayışı aşan bir yaklaşıma sahip olduğunu görüyoruz. Doktor’un dini kavrayışı doğrudan insanla ilgilidir ve çok derindir. Tapınç sadece manevi değil; maddi alanlarda da olmaktadır ve bu insan beyninin üretmekten vazgeçemediği bir durumdur. Mesele “üst yapı kurumu” diye geçiştirilemeyecek kadar ciddidir.
Kıcvılcımlı tarih boyunca ortaya çıkmış dini görünümleri, insan beyninden bir şekilde atılması gerekin bir virüs olarak değil; bir anlama alanı olarak görmektedir. Ona göre bunun adı“kutsallaştırma prosesi”dir; “Komün, Totemi'ni kutsallaştırıp o'nu kendi ruhu üzerinde egemenleştirir.” Peygamberlerde bu “Allah” şeklinde ortaya çıkar.  “Peygamberler, ne zaman toplumcul evrimin ağdalı-karmaşık akışından başları dara düşse; kendi çağlarında tarihsel determinizmin en yüksek ifadesi olan "Allah" yorumculuğuna sığınırlardı. Tıpkı modern sosyal devrimcilerin sıkıştıkça "Bize tarihsel determinizm yeter !" demeleri gibi.”
Bu durumda Kıvılcımlı , peygamberleri bir tür “determinizm müfessirleri” olarak görmektedir. Peygamberler bunu “kutsallaştırma prosesesi”ne tabi tutarak yapmaktadırlar. Modern insanın“bilim”, “evrim kanunları”, “determinizm” adıyla yaptıklarını, onlar “Allah” diyerek yapmaktadırlar. Birinde maddi diğerinde manevi “proses” söz konusudur.
Kıvılcımlı’ya göre baki (ebedi) olan Tarihsel Determinizm (evrim kanunları; doğa ve toplumun gidiş yasaları) dır. Her tür kutsallaştırma prosesi (süreci) geçicidir. Ona göre önce insan toplumu vardı. Allah insan toplumundan çıktı. Sonra insan, Allah'tan yaratıldı gibi oldu. Allah'ı insan yarattığı halde, insanı yaratanın Allah olduğu sanıldı. Neden?
Kıvılcım’lının bu yorumu kimi sufilerdeki “vecd” (buluş) yorumuna benzer. Şöyle derler: Allah insanı yarattı ki, insan da onu kendi vicdanında bulsun/keşf etsin. Kıvılcımlı’nın “Allah’ın keşfi” dediği şey bu noktada Müslüman taosofların “vecd” dedikleri şeyle örtüşür.
Vecd buluş demektir, vicdan da buluş/bulma yeri. Allah insanı yaratır, insanın ise, aynı yaratıcı faaliyetle vecde gelip, Allah’ı vicdanında bulması/ keşfetmesi gerekmektedir. Bu karşılıklı dinamik ilişkiye Muhammed İkbal, “Allah’ın insan ile birlikte tarihsel yürüyüşü” yani kader der. Mevlana ise şöyle der: “Muhammed’in Allah’tan aldığı, bir okyanustan bardağına doldurduğu kadardır.”
Bu durumda Allah mı insanı yarattı, insan mı Allah’ı yarattı sözünün, her ikisi de doğru olmaktadır.
Kıvılcımlı bu noktada Muhammed, bardak ve bardağa dolan (materyal) ile ilgilenmektir. Yani insan Allah’ı neden, niçin ve nasıl  yarattı? Ondan bundan fazlasını bekleme hakkımızın olmadığını düşünüyorum. Çünkü o bir materyalisttir  ve materyale konu olmayan şeyle ilgilenmesi ondan beklenemez.
Sırf bu çabanın Kur’an tefsiri açısından değeri var mıdır? Vardır.
Çünkü Kur’an’ın tefsir edilmesi, sadece Kur’an müminlerine mahsus olamaz. Kaldıki Kıvılcımlı’nın şaşmaz bir şekilde mümini olduğu şeyin Tarihsel Determinizm yani evrim kanunları; doğanın ve toplumun oluş ve bozuluş yasaları olduğunu görüyoruz. Bu öyle baki (ebedi) bir kanundur ki Muhammed’in kutsallaştırma sürecindeki “Allah” bile bu ebediliğin gelip geçici bir anını ifade eder. Marks-Engels’in maddi kutsallaştırma sürecindeki “Tarihsel maddecilik” ile aynıdır… Proses (süreç) birinde Allah-Kitap-Peygamber olarak diğerinde Arz-Talep-Fiyat kanunları olarak dile gelip konuşuyor.
Kıvılcımlı’yı bu noktada inançlı bir mümin olarak rahatlıkla görebiliriz. Çünkü inandığı, güvendiği, değişmez ve şaşmaz kabul ettiği bir şey var. Ona “Tarihsel Determinizm” veya Evrim Kanunları ya da Doğanın ve Toplumun Gidiş Kanunları demektedir.
Kur’an’ı açıklarken “Allah”ın yerine neyi koyduğunuza göre tefsir anlayışınız değişir. Ali Şeriati sosyal içerikli ayetlerde Allah’ın yerine “Halk” kavramını koyarsak durumun pek değişmeyeceğini söyler. Kıvılcımlı’da bu kavram “Tarihsel Determinizm”dir.
Kıvılcımlı, bu tefsir ilkesine bağlı kalarak Kur’an’ı baştan sona ve tek tek olmasa bile önemli ölçüde tefsir etmiştir. Şüphesizki bu bir Kur’an tefsiri olarak görülmek ve değerlendirilmek durumundadır. Ancak şu ana kadar bu Türkiye’de ne görülmüş, ne İlahiyat Fakülteleri’nin tefsir kürsülerinde tez konusu olmuş, ne de Türkiye Marksistlerince ilerletilip geliştirilmiştir. Adeta sessizliğe gömülerek yok sayılmıştır.
Tarafımdan yazılan “Yaşayan Kur’an” adlı tefsir çalışmamız, bu noktada, Şeriati’nin ve Kıvılcımlı’nın tefsir ilkelerinin yeniden ele alıanıp canlandırılışı ve tefsir bütünlüğü içinde Kur’an metinlerine uygulanışı olarak görülse yeridir.
Bu noktada Kıvılcımlı’nın Kur’an ayetlerine getirdiği yorum ile ilgili örnekler vermek istiyorum. Zira bizi daha çok bir Marksist ve Komünist olarak Kıvılcımlı değil; bir müfessir olarak Kıvılcımlı ilgilendirmektedir.
İlk olarak Fatiha suresine getirdiği yorum, ikinci olarak Kur’an’ın ilk surelerine ve son alarak da Esmau’l-Hüsna ile ilgili yorumlarından örnekler vereceğim. Bunlar katıksız tefsir yani ayet yorumu ve açıklaması sınıfına girecek ve pratik olduğu kadar akademik değeri de olan metinlerdir.
(1-"Âlemlerin Rabbi Allah'a hamdolsun.") Burada, Fatiha Suresinde ilk ayetinde de Tarihsel Determinizm doğa ve toplum gidişi olarak tümlük içinde sezilir:  "Alemlerin Rabbi" bütün insanların ve doğanın, hatta evrenin yaratıcısı - kanunlarını koyup yöneticisi: terbiye edip yetiştiricisi olarak anılır. Ve O'na şükredilir:  "Allah'a hamdolsun."!
Marks ve Engels bile, Allah'ı ve tek tanrılı dinleri, doğal olarak o günkü bilgileri ışığında "Arz - Talep - Fiyat" kanunlarının yansıması olarak yorumlamışlardır. Çünkü henüz Toplumsal gidişin en çok görünen üretici güçler kanununu keşfedebilmişler, O'nu da ancak kapitalizme uygulayabilmişlerdir.
Allah'ın anlamı, bütünüyle irdelediğimizde daha iyi anlaşılacaktır ki, tamamıyla, Tarihsel Determinizmin veya doğa ve insanın temel kanunlarının tümlüklü akışında kendini gösterir ve bulur. Evrimin bütünlüğü ortaya çıktıkça Allah daha iyi anlaşılır.
Dolayısıyla Kur'an'ın ve Hz. Muhammed'in Allah'ı kavrayışı kendi çağı itibariyle bilimcil değil sezi düzeyinde, doğa ve insanı tümlükle kapladığı için, altşuurca Marks - Engels'inkinden daha derinliklidir, diyebiliriz.
(2-"(O),Rahmân'dır, Rahîmdir":) Yaratıcıların yaratıcısı sonsuz hoşgörülüdür. Alemlerin yaratıcısı ve yönlendiricisi olarak, iyilik ve kötülükleri sunan ve insan toplumunun bu yüzden düştüğü - düşeceği iyilik ve kötülüklerle yine, iyilik ve kötülüklerle yanıt verip onları kendi dengelerine oturtan - oturtacak olan yine Allah'ın (Tarihsel Determinizmin) kendisidir. Bu yüzden sonsuz hoşgörülüdür.
(3-"Din gününün (ödül ve ceza gününün) sahibidir":) Antik Tarihte Barbarlar (Araplar onlara yani komün insanlarına "cahiliyeti yaşayanlar" derlerdi. İşte o kollektif komün insanları) Medeniyetilere Tarihsel Devrim yaparak medeniyete (sınıflı topluma) geçerler sonra da her antik medeniyet gibi iç savaşlarla çökkünleşirler ve başka barbar tarihsel devrimleri beklerlerdi.
Antik Tarih'te bu "ödül ve ceza günü" olurdu. Bu dinlerin bilinçaltıyla sezerek öngördüğü bir "Din günü" haline gelmiştir. Kur'an yeri gelince göreceğiz, hep bu tarihsel devrimleri örnek gösterir ve eski medeniyetler gibi çöküp yıkılmayacak bir medeniyete geçişi prensipleştirir. Yani komün gelenek göreneklerini medeniyet içinde sentezleştirmeyi geliştirir. Ama yine de o "Korku"yu içinden atamayarak insanları "Din günü" ile uyarır:
İşte bu binlerce yıllık gelenek - görenekten sezilerle ders alarak "Din günü"nü kendi toplumu için olabilecek bir "Mükafat ve Ceza"dan çıkaracak; insanlığın en son yaşayacağı evrensel sosyal devrimi ve ondan sonra gelecek olan dengenin egemen olacağı gerçek insancıl toplumu sezerce, insanlığın sınıflı toplumunun sınıfsız topluma dönüşeceği o yılları öngörürce; "Din günü"nü bu gelecek günlere yakıştırır; Allah sistemi'ni bu yönde geliştirir. "Allah" (Tarihsel Determinizm) şüphesiz ki bu "Din gününün" de biricik "sahibidir"
(4- "Ancak sana kulluk eder, ancak senden yardım isteriz.") Bu yüzden sadece Allah'tan (Tarihsel Determinizm'den) korkulmalı O'na kul olmalı ve ondan yardım istenmelidir. Bu aynı zamanda, "insan" karakterinin sezisi - isteği - uygulaması ve besleyicisidir de. Köle ruhlu insanlar ne bu seziyi ne isteği ne uygulamayı ne de ondan beslenmeyi başaramazlar. Bilinçaltaları köreltilmiştir çünkü. Peygamberler bu yüzden özlerinde hep komün gelenek görenekli olmuşlardır. Ve bunu geliştirmek istemişlerdir. Toplumun temeli de, Doğa'nın temeli gibi doğallıktan kalkan ve daima kendi kanunlarını yeniden gelişmiş biçimde üretmek üzere yol alır...
(5- "Bizi doğru yola ilet") İnsanları daima, peygamberlerinin sezdiği - kavradığı ölçülerde, Tarihsel Determinizmi anlama ve ona uyma yoluna girmesini ister. Bu yüzden Kur'an hep eski skolastik düşünce ve davranışlara karşı savaş verir. Kendi kavrayışı da skolastiktir şüphesiz ama, antika insanlığın içine girdiği Tarihsel Devrimleri sezer görür ve o gidişe ayak uydurur. Bu yüzden Tarihsel Devrim'e karşı duran Tefeci-Bezirgan ve Derebeylere karşı daha "determinist" bir skolastik olur.
(6- "Nimet verdiğin kimselerin yoluna" 7- "Kendilerine gazap edilmiş olanların ve sapmışların yoluna değil" ) Çok tanrıcılığı ve herşeyi tefeciliğe ve bezirganlığa çevirmiş olan Mekkelilerin ve benzerlerinin yoluna değil; peygamberlerin, özgür insanların, Tektanrı (Allah) biçiminde ortaya çıkan daha gerçekçi deterministlerin - dolayısıyla hak - adalet sahibi olanların yoluna ilet. Çünkü bu gidişi kavramak büyük bir "Nimet"tir. Bizi doğru yola; bu nimeti verdiğin kimselerin yoluna ilet!
Görüldüğü gibi Kıvılcımlı tefsiri tabiat olaylarına uyumu esas alan, doğalcı, ekonomi-politik tefsirdir. Bu haliyle İslam düşence tarihi içinde Mutezile düşünürleri Nazzam ve Cahiz’in doğa ve akla dayalı tefsiri, Farabi ve İbn Rüşd’un doğalcı felsefeleri ile çağımızda Muhammed İkbal, Seyyid Ahmed Han, Ali Şeriati, Muhammed Mahmud Taha, Cabiri ve Hasan Hanefi tefsirlerinin karışımı bir tarzı vardır.
İlki surelere ve Esmau’l-Hüsna’ya getirdiği yorumlar bunu daha çok ele verir;
Zuhruf suresi: 31 nci ayeti tefsiri: (Ve dediler ki: "Bu kur'an iki kentten büyük bir adama indirilmeli değil miydi?)
Velid ibn Muğre: Mekke ulularından ve zenginlerinden idi. Yakınışı ve yaydığı hep şuydu: "Kureyş'in büyüğü ve efendisi olan ben, yahut Sakil'in ulu kişisi Ebu Amr İbni Ümeyr es- sekafi dururken Kur'an Muhammed'e mi inecek? Peygamber'in yanıtı kesin ve can alıcı yere olur: "...Rabb'in rahmeti, onların toplayıp yığdıklarından (maddi zenginliklerden ve şöhretten) daha hayırlıdır.
Determinizm, kendisini en iyi temsil edecek insanları, zenginlerden - soylulardan - ulu kişilerden değil; bilhassa en "aşağıdan gelme" ve çok yönlü donatılarak determinizmce yetiştirilmiş insanlar içinden seçer, ki "aşağının" susadığı adalet gerçekleşsin...
Bu yüzden Allah'ın "Tarık" yıldızı veya gök üzerine, ay ve güneş üzerine yemin etmesini, Peygamber'in eski tanrı etkilerinden kurtulamayışı veya bu tür etkilere karşı taktik yapışı gibi yorumlamak gerçekçi olmaz; çok tanrıcı tefeci - bezirganlar bile, Tektanrıya dönmeye hazırdırlar; yeter ki çıkarlarına dokunulmasın; iktidar onlarda kalsın. Mekke ve Medine'nin bilgi - kültür birikimi yeni - oijinal bir medeniyet yaratmaya yeterlidir. Çok tanrıcı etkiler güçlerini yitirmek üzeredirler. Ve Muhammed kesin biçimde çoktan tek tanrı cephesine geçmiş durumdadır. Aslında biliyoruz ki bu tarihsel devrim akışının sembolü olduğu için, kopuşma ve cepheleşme, dini fikirlerden önce, derinden etkilerle; üretici güçlerin gelişimiyle belirmeye başlamış bulunan sosyal sınıf ve zümrelerin çıkar çatışmalarıyla toplum temelinde çoktan oluşmuştur. Bu temeldeki çelişki sonradan yavaş yavaş fikirlere işler ve dini sembollerini bulur...
Kureyş Ulularıyla - Muhammed'in alıp veremediği bir tek "Allah" meselesi midir? Öyle görünür. Gerçekte Kureyş - Mekke Uluları; tefeci-bezirganlıkta azgınlaşmış, daha çok zenginlik isteyen gözleri dönmüş babahanların bozuldukları şey "Allah" meselesi değil, Muhammed'in fakir fukarayı tutuşu ve kollektivizm isteyişidir.
Çünkü "Allah" Mekke - Medine'de - Hicaz Toplumunda ilk kez duyulmuş bir şey değildir. İbrahim'den beri ulaşan geleneklerle, "Hanif"ler tek tanrıcılığı yaymışlardır. Yahudilerden de Allah fikri ulaşmıştır. Mekke ve Kureyşliler de "Allah"ın adını çağırmaktadırlar. Ama Muhammed'in "Kesin"; devrimci koyuşu, toplumu kıyasıya bir savaşa - altüstlüğe sürüklemeyi veya o sürüklenişi öngörmektedir. Temeldeki bu savaş din çıkarlarına yansır ve din buyrukları, temeldeki bu uzlaşmaz - şiddetli devrimsel gidişle, ordulaşıp cepheleşirler. Bu şiddetli ayrılış - ordulaşma - cepheleşme ve çatışmaların başlangıçları ilk Mekki surelerde görebiliriz: Kalem suresi: (9- "Onlar istediler ki sen yumuşak davranasın da onlar da sana yumuşak davransınlar."  10- "Şunların hiçbirine itaat etme! Yemin edip duran aşağılık!"  11- "Kınayan-dedikoduyla fitne yapan"  12- "İyiliğe engel olan, saldırgan, günahkâr"  13- "Kaba, sonra da kötülükle damgalı")
Kureyş uluları, Ebu Sufyan ve Muhammed'in Amcası: Ebu Leheb gibileri böyledirler. Muhammed'i görünce ve duyunca çıldırıyorlardı:  (51- "O inkâr edenler zikri: Kur'an'ın ilk öğütlerini işittikleri zaman, neredeyse seni gözleriyle devireceklerdi. "O delidir" diyorlardı. "Tek yaptıkları aşağılamak - alaya almak - küçümsemekti önce: "Kendisine ayetlerinin okunduğu zaman : "Eskilerin masalları" dedi. " "Cinlenmiş" dediler. "alaya aldılar"...)
Peygamber işe önce akrabalarını uyarmakla başladı. Kureyş ulularından gizlice hiçbir şey uzun ömürlü olamazdı. Peygamber onların da yüzlerini gözlerini yakından görüp, gözlerine baka baka onları da Allahın birliğine davet etti. Belki biraz umudu da vardı. Safa dağında Kureyş Ulularıyla görüşmeye bile zaman bulamadığını ibretle yaşadı. Başta amcası Ebu Leheb kudurmuştu: lanetler - beddualar - küfürler savurarak toplantıyı dağıttı.Peygamber bundan sonra daha kesin Cihad ayetleri aldı: Göze göz dişe diş; kıran kırana bir devrim içine giriliyordu: Mesed Suresi: (1- "Ebu Leheb'in iki eli kurusun; zaten yok oldu ya. 3- "Alevli bir ateşe girecektir" 4- "Karısı da odun hamalı olarak" 5- "Boynunda hurma lifinden bir ip. ")
Devrim ne amca ne yenge ne de yeğen tanıyordu; hepsi birbirleri için ölümden başka bir şey dileyemezdi. Var olma savaşıydı:Yoksul tefeci - bezirganlar (plepler), zengin tefeci - bezirgan asiller: (patrici) Kureyşliler'e karşı yoksul köylü ve esnafı peşlerine takıp uzun ömürlü bir medeniyete geçecekler ya da doğmadan öleceklerdi; Kureyş asilleriyse öyle uzun boylu "Tevhid" mücadelesine gelemiyorlardı, zaten zengin olmuşlar, ezici zenginlikleriyle iktidarı elde tutup kısa ömürlü de olsa böyle medeniyete geçişi öngörüyorlardı. Oysa bu tip kent medeniyetleri çarçabuk yıldız gibi kayıp gidiyor, tarihten siliniyordu. Muhammed önderliğindeki plepler bunu sezmişler ve tarihin sunduğu bu fırsatı ölümüne değerlendirmek için kendiliğindenmişçe ordulaşıyorlardı: Pleplere düşen fakir - fukara halkı yanına çekmekti: Ma'ün Suresi (1- "Dini yalanlayanı gördün mü?" 2- "İşte o öksüzü iter, kakar" 3- "Yoksulu doyurmaya önayak olmaz")
Bunun en iyi yolu yeni bir din bayrağı açmaktı. Çünkü kutsallaştırma gidişi, o çağda biricik geçer ilgi alanıydı. Fakir - fukara edebiyatı ancak din bayrağının içinde değer kazanabilirdi: Kafirûn Süresi(1- "De ki: Ey nankörler!" 2- "Ben sizin yaptığınız ibadeti yapmam" 6- "Sizin dinininiz size, benim dinim banadır")
Kıvılcımlı’nın Esmau’l-Hüsna olarakak bilinen Kur’an’da Allah’ın isimleri olarak geçen kavramlara getirdiği yorum onun tefsirini anlamamızda çok önemlidir. “Tarihin ve doğanın kanuncul gidişi”olarak gördüğü Esmau’l-Hüsna’yı tek tek açklamış ve tefsir etmiştir. Bu açıklamaların Kur’an tefsir tarihi açısından tefsir değeri vardır. Ancak yeter derecede ilgiyi ve alakayı gördüğü söylenemez. Bunlardan sadece 10 kadarına bakacağız. Diğerlerini eserlerinden okuyabilirsiniz.
"Huvallâhüllezi lâ ilâhe illâ hû") Allah'ın bütün diğer adlarını kendinde toplayan adlar adıdır: "İsm-i âzam": en yüce ismidir. Şu manaya gelir:  O öyle bir Allah'tır ki ondan başka tapılacak hiç bir nesne-ilâh yoktur.  Tarihsel determinizm veya doğanın ve toplumun kanunları: evrim öyle yüce bir gelişimdir ki, her şeyi kapsar; her şeyle sayısız örgüsünü kurarak ilerler. Onu ne kadar inceleyip araştırsak tam olarak ele geçiremeyiz. Ancak gidiş kanunlarını yakalayıp onlara sürekli uyum yapmaya çalışabiliriz. Bu çabalarımız ona tapma olmasa da tapmaya benzer bir korku saygı dikkat içerir ve gerektirir. Bu yüzden ondan başka korkulacak duyumda kusur etmemeye çalışılacak hiç bir nesne abartılamaz. Yani para-pul aşk-ideoloji-teori-insan-doğa aklımıza ne gelirse her şey tarihsel determinizmin kapsadığı. parçalarıdır; sadece mesele onu topyekün kavramak ve uyum yapma çabasını sürekli artırmaktır. Yoksa her hangi bir yansımasını parçasını abartarak tapınçlaştırmak değil.
Doğanın insanlıkla birlikte akışı. Öyle akıl almaz birdüzenlilikte işler ki, onu topyekün hisseden modern bilim adamlarını bile kendisine secde ettirip "Allah" dedirtirse; yüzlerce yıl öncesindeki aşiret çocuğu Muhammed'e daha koyu bir mistisizm içinde benzer duygu ve sezileri yaşatabilir.
 (El Melik: Mülkü- tasarrufu bir an dahi yok olmayandır.) Tarihsel Determinizmin doğa ve insan üzerindeki sahipliliği ve onları yönetişi bir an için olsun duraksamaz. Her şey o'nun kanunları uyarınca düzenlice akıp gider.
(El Kuddüs: O noksansızdır.) Tarihsel Determinizm'in kanunları öylesine girift ve her şeyi kapsayan şaşmaz düzenlikte akıp gider ki "her şey olacağına (kanunların kendi ilk dengelerine) varır".
(Es-Selâm: Selâm ve Selâmetin ta kendisidir.)Tarihsel Determinizm'de en çözümsüz problemlerin bile çözümü bulunur. Kanunların yayı her yönde ve canlılıkta kurulmuştur; Kendisini dayatıp her engeli aşar.
(El Mümin: Güven verendir. )Tarihsel Determinizmin kanunlarına bir kez vakıf olusak, o kanunların işleyişine bir kez uyum çabasına başlamışsak verim aldığımızı görürüz. Ve sonsuz bir güven içinde huzura ulaşırız. Bunu sezerek yapan halklar da öyledir. İlkel toplumlar gibi... Yozlaşmamış; doğadan ve toplumsallıktan kopmamış halklar gibi; doğayı, bitkileri, hayvanları, ataları sayan totemizm geleneği veya kutsallaştırma boşuna değil, bu derin determinizm: kanunlara uyum zorunluluğunun ilkel beyinleri işleyişi icabıdır.
 (El Aziz: Mutlak galiptir.) Tarihsel Determinizm, her şeyi belirlendiricidir. Atom'un Hücre'nin ve insan toplumu'nun en temel kanunları, kendi dengesini bulmak üzere açılıp-kapanarak ilerlerken her şeyi kendisine uydurur. Uyum yapamayanları eler: seleksiyondan geçirir. Bu yüzden biricik galip evrimin kanunlarıdır.
(El Cebbâr : Yarattığı her şeyin hallerini ihtiyaçlarını verendir. ) Evrimsel akış her şeye kendi ölçülerinde kendi varlıklarını sürdürebilme gücü vermiştir. .
(Malik'ül Mülk: Mülkün ezeli ebedi sahibidir:) Sınıflı topluma çözülen bedevi Medineli Mekkeli fakir fukara: ipotek altında yoksullaştırılmış köylü esnaf ve züğürt bezirganların ganimet: mal mülk gösteriş düşkünlüklerini gördükçe; Muhammed derinden sarsılıp üzülüyordu. Kuracağı yeni islam medeniyeti de öncekiler gibi bu arsız maddiyatçılık içinde çökecek miydi? Sık sık ayetlerde azarlayarak korkutarak uyardı. Ama en şiddetlisi enfal suresiyle oldu: "Ganimet Allah'ın ve paygamberinindir" keskin savaş komünizmi hükmü bildirilmiştir. Bu hükmü sonradan esnetmek zorunda kalmıştı, çünkü medeniyeti yayılırken kişi mülkü gelişimini gemlemek olanaksız kaldığı gibi, bendledikçe selleşiyordu. Gözleri doyar da belki maneviyata islamın dediklerine uyarlardı...
Muhammed'in iyi dilekleri Hülafayı Raşidiyn: cennetle muştulanmış dört halife devri kadar, bir çeyrek yüzyıldan biraz aşırı tuttu. Mekke'nin Ebu Sufyan bezirganları-tefecileri iktidarı almakta gecikmediler ama yine de Allah'ın kamunun mallarını özelleştirmeleri kolay olmadı. İslam yavaş yavaş bezirganlaştırıldı. Muhammed'in mülk allahındır prensibi yelle yuf oldu, içi boşaltıldı.
Gerçek değişti mi?
Aradan yüzlerce yıl geçti azgın bezirganlık yerini azgın finans kapitalizme bıraktı dünya malı Allah malı durmadan kişi mülküne devşirildi, devşiriliyor...
Muhammed'den 700 yıl sonra gelen İbn Haldun; Muhammed'in geleneklerle: Naklen alıp kendi aklıyla sezdiklerini de geleneklerle Allahçılığa tabi tutarak koyduklarını, akılla - nakili ayırarak gerçeklerle koymak zorunda kaldı: gerçek bir kez daha hatırlatıldı: mala mülke düşen medeniyetler toplumlar çürüyüp batıyorlardı. Kamu Malına kollektif aksiyona gelenekle olsa değer veren o değeri içinde taşıyan göçebeler yerleşikler durumlarını bozmadıkça daha canlı ve uzun ömürlü medeniyetler devletler geliştiriyorlardı...
Muhammed'den 1200 yıl sonra gelen Marks -Engels aynı şeyi üretici güçler temelinde Kapitalist toplumun gelişim biçimiyle koydu: modern sosyalizmi müjdeledi.
 Ve Marks'tan sonra dünyanın üçte biri sosyalist oldu. Olaylar  inatçıydı. Gerçekler neyseler öylece, gidiş kanunları bilinmeli ve uyulmalı aksi takdirde aşırı kayıplarla uymak zorunda kalınırdı.
Muhammed geleneksel olarak, her akılcı sentezini veya sentezlerini Allah'a dinine bağlayarak ilerliyordu. Aklıyla, nakille gelen din geleneklerini ayıramıyordu henüz; tersine aklını da o skolastik din geleneğine sımsıkıca bağlıyordu. O zamanlar içinde öyleydi. Ama bütün o batıni mistik gelişim içinde bile aklını köreltmedi. Aklı kullanmayı Allah emri yaptı. Bizim şu akıllıca rasyonalist geçinen kütüphane fareleri uzmanlar, erüdisyon kırkanbarları şüphesiz ki Muhammedi beğenmezler, ama kendileri akılcı makyajlarının  altında bin beter skolastiktirler ve yaşamdan koparak kitap kemirirken akıllarını törpülerler aslında; gerçeklerden uçup giderler.
Bu yüzden, Muhammed, içinde bulunduğu tarihsel devrim derslerini Allah kanunu yapıyordu. Bizler o batını mistik skolastik kabuğa aldanmadan içindeki özü bulup ortaya çıkarabilirsek dersimizi alabiliriz.
 "Mülkün ezeli - ebedi sahibi sadece Allah'tır" sözü yabana atılabilir mi?  Sınıflı toplumun yaşanan realitesi ne olursa olsun, tarihsel akışa kabaca bakan temiz bir akıl, Allah'ın yani doğanın ve kamunun malını varlığını yağmalıyorlar demez mi? Ve çocuklar bile sezmekte gecikmiyorlar. Lakin sınıflı toplum çalmayı öğrettiği için eğitim şimdilik kişi mülkünden yana geliştiriyor..

10 yorum:

  1. Doktor Hikmet Kıvılcımlı, adı gibi 'Hikmet Kıvılcımı' saçmış...

    Determinizm ile bu nasıl izah edilir bilemem ama ne yazık ki bu 'kıvılcım' bir 'Hikmet Meşalesi'ne bir aydınlığa dönüşemedi, neden?

    Sadece bardak ve bardağa dolan materyalle ilgilenen materyalistler ile tabiatın ve toplumun gidiş yasalarına gerekli önemi vermeyen, afyon haline gitirilen dinin etkisindeki susturulan vicdanlar buna sebep değil midir?

    YanıtlaSil
  2. Öncelikle İslam dünyasına getirdiğiniz yeni soluk için sizi tebrik ederim.Eserlerinizin tamamını yakında tamamlamış olacağım :)))
    Doktor'un din ve İslam konusundaki yorumları çok önemli. Doktor iyi bir teorisyen olmuş ve düşünceleri genellikle bilimsel temellere dayanmıştır. Fakat Stalin ve Mao konusunda söyledikleri kabul edilebilir değil. Her ikisi de iyi birer komünist olarak son derece mütevazı ve fedakar bir yaşam sürmüşler kendilerini halklarına tam anlamıyla adamışlardır. Çin'de din konusunda zaman zaman aşırılıklara kaçılmıştır bu konudaki eleştiri kısmen haklıdır fakat Stalin sanılanın aksine din üzerinde baskı kurmamış tam tersine özellikle 1936 anayasasının kabul edilmesinden sonra çeşitli dini cemaatlerin Sovyetlere temsilci göndermesini sağlamıştır. Hatta özellikle akademisyen çevrelerde kurulan ateist kulüplerinin faaliyetleri 1940'lı yıllardan itibaren yasaklanmıştır. Stalin'in ölümünden sonra bu kulüpler tekrar açılmıştır. Bu bilgileri SSCB ile arşivlerin yeni yeni açılmaya başlamasıyla öğrenmeye başlamış bulunuyoruz. Stalin konusunda Soğuk Savaş döneminde yürütülen karşı propaganda faaliyetleri Doktor gibi sağlam bir devrimciyi bile maalesef olumsuz etkilemiş.Bu düzeltme fırsatını verdiğiniz için teşekkür ederim. Saygılarımla.

    YanıtlaSil
  3. selamlar videoyu da seyrettim ve orada işaret ettiğiniz metinleri okudum gerçekten hepimizin aklı tutukmuş kürt sorunu nedir anlamaya çalıştım .

    YanıtlaSil
  4. "Bu yüzden, Muhammed, içinde bulunduğu tarihsel devrim derslerini Allah kanunu yapıyordu. Bizler o batını mistik skolastik kabuğa aldanmadan içindeki özü bulup ortaya çıkarabilirsek dersimizi alabiliriz."

    Yukaridaki cumle Hikmet Kivilcimli'nin mi yoksa Ihsan Eliacik'in mi? Tam anlasilmiyor. Ihsan Eliacik'in oldugunu zannetmiyorum. Cunku acikca sirk kosmaktir.

    YanıtlaSil
  5. aklı kullanmayı allah emri yaptı... çok çarpıcı ve o kadarda yalın özet cümlelerden biri bu olsa gerek.

    YanıtlaSil
  6. İHSAN ELİAÇIK DAHA İKİ ÜÇ YIL ÖNCESİNE KADAR KIZTAŞINDA BİR APARTMANIN BEŞİNCİ KATINDA FAALİYET VERİYORDU.KAPİTALİZME KARŞI SÖZDE(?)VERDİĞİ MÜCADELENİN TAM AKSİ YÖNÜNDE HAREKET EDEREK,SERVET SAHİBİ BİR VATANDAŞIN KİRALADIĞI DAHA BÜYÜK VE GÖSTERİŞLİ YERE GİTMEYİ ABES GÖRMEDİ!İNSANIN SAVUNDUĞU İDEALLERİN AKSİNE TAVIR SERGİLEMESİ KİŞİNİN SAMİMİYYET DERECESİNİ GÖSTERİR.NOLMUŞ YANİ DEMEYİN;ZİRA ÖNEMSİZ GİBİ GÖRÜNEN BU HAREKET ASLINDA KİŞİNİN YOKLUKTA GÖSTERDİĞİ SAMİMİ TAVRIN,VARLIKTA DEĞİŞİP DEĞİŞMEMESİYLE YAKINDAN ALAKALIDIR.TIPKI MAO VE LENİNİN YOKLUKTA AHKAM KESERKEN İKTİŞDARA GELİRKEN SARAYLARA KOŞMASI GİBİ...

    YanıtlaSil
  7. inşallah eleştirileride yayınlıyorsunuzdur...

    YanıtlaSil
  8. anlaşıldı ekmeğinize yağ sürmeyenlerin yorumlarını yayınlamıyorsunuz???????????????????????????????????????????

    YanıtlaSil
  9. o kadar yorum yazdım niye yayınlamadınız.iki yüzlüler

    YanıtlaSil
  10. sanırım yorumları geç okuduğunuz için yayaınlayamamışsınız;bu nedenle özür dilerim.İhsan eliaçığın servet konusunda yaptığı yorumlara katılıyorum;lakin gezi parkında takındığı tavrın yanlış olduğunu söylemeliyim...

    YanıtlaSil