Bu makalede, İslam’ın “sosyal” özünü veya Kur’an’ın “sosyal” içeriğini, başka bir yönü ile daha göstermeye çalışacağım: Keffâretler

Keffâret, örtmek manasına gelen [kefer] kelimesinden türetilmiş. Bir hata sebebiyle meydana gelen günahı örten perde anlamında kullanılıyor. [Kâfir] de bu kökten. Allah’a değil; Mülkün Allah’a ait olduğuna inanmayan, bu gerçeği örten, bunu ısrarla reddeden anlamındadır. Mülkün Allah’a ait olduğu gerçeğini örtmekle kalmaz, ona ortak olmaya kalkarsa buna da [müşrik] diyor Kur’an.

Kur’an’da başlıca dört tür keffâret var. Yani bir hatanın örtülmesini sağlayan yaptırım var.

Aşağıda geçtiği yerleri veriyorum. Öngörülen yaptırımların altını çizdim. Hep aynı konu etrafında dönüyor. Kur’an’ın “sosyal” içeriğinin ne olduğunu bir kez daha görün.

***

İlki Hacc ile ilgili:

“ Ey iman edenler, sizler hac yaparken bir hayvanı dahi öldürmeyin. Kim bir hayvanı kasten öldürürse Kabe’ye sunulacak bir kurbanlık olmak üzere adalet sahibi iki kişinin vereceği kararla öldürdüğü hayvanın bedelini tazmin etmelidir. Veya öldürdüğü havyana karşılık yoksulları doyurmalı veya onun dengi oruç tutmalıdır. Ta ki bu şekilde yaptığının vebalini tatsın. Allah geçmişi affetmiştir. Fakat kim bir daha yaparsa Allah ondan intikamını alır. Allah azizdir, kötülere karşı intikamı vardır.” (Maide; 5/95)

Görüldüğü gibi verilmek istenen mesaj büyük eşitlik ritüeli (Hacc) sırasında bir hayvana bile zarar verilmemesi gerektiği,  “kimsenin hakkının yenemeyeceği, yendiği takdirde de ödetileceği”dir. Keza sözü ayağa düşürenler, iyi olacağına söz verdiği halde kötü bir davranışta bulunanlar “sözün namusu adına” bedelini ödemelidir. Hiçbir kötülük karşılıksız bırakılmamalıdır. Kötülük yapan bir yoksul duyurarak bunu iyilikle karşılamalı veya kötülüğün kaynağı olan açlık ve şehveti kendine yasaklayarak (savm/oruç) kendini tutmasını öğrenmelidir…

Keza Hacc’da vaktinden önce traş olanlar için yine sadaka vermek ve oruç tutmak öngörülür (Bakara; 2/196).

Yaptırımlara dikkat ediniz: Zarar verdiğinin bedelini ödemek… Yoksulu doyurmak… Tasadduk etmek… Oruç tutmak…

***

İkincisi yanlışlıkla adam öldürmek ile ilgili:

“Bir mü’minin diğer mümini öldürmeye hiçbir şekilde hakkı yoktur. Fakat kim bir mü’mini yanlışlıkla öldürürse, mü’min bir köleyi özgürlüğüne kavuşturması ve ölenin mirasçılarına tatmin edici bir diyet vermesi gerekir. Fakat mirasçılar diyetten vazgeçerlerse gerekmez. Eğer öldürülen -kendi mümin olmakla beraber- size düşman bir kavimden ise, o zaman öldürenin mümin bir köleyi özgürlüğüne kavuşturması gerekir. Şayet antlaşmalı olduğunuz bir kavimden ise, mirasçılarına tatmin edici bir diyet vermek ve mümin bir köleyi özgürlüğüne kavuşturmak icap eder. Bunlara gücü yetmeyen, Allah’a tövbe ederek, peş peşe iki ay oruç tutmalıdır. Allah, her şeyi bilendir, çok bilgedir.” (Nisa; 4/92).

Görüldüğü gibi aynı ayet içinde üç defa “bir köleyi özgürlüğüne kavuşturmak” geçiyor. Sonra verdiği zararın bedelini (tazminat) ödemek… Bunlara gücü yetmiyorsa iki ay peş peşe oruç tutmak…

***

Üçüncüsü boşanma ile ilgili:

“Kadınlarından ‘Sen artık bana annem gibisin’ diyerek ayrılmaya kalkıp da sonra cayanlar tekrar ilişkiye girmeden önce bir köleyi özgürlüğüne kavuşturacaklardır. İşte size tavsiye edilen budur. Allah her ne yaparsanız haberdardır. Buna gücü yetmeyen tekrar ilişkiye girmeden önce iki ay sırasıyla oruç tutacaktır. Buna da gücü yetmeyen altmış yoksulu doyuracaktır. Allah’a ve peygamberine imanınız varsa böyle yapacaksınız. Bunlar Allah’ın çizdiği sınırlardır. Kâfirleri ise acı bir azap bekliyor.” (Mücadele; 3-4).

[ZIHAR]: Sözlükte “sırt, arka” anlamına gelen zıhar rivayete göre Araplar arasında geri dönüşü olmayan zalimane ve gaddar bir boşanma çeşidiydi. Adam karısına “Sen bana anamın sırtı (zahr) gibisin” veya “Sen bana artık annem gibi görünüyorsun” der, bunun üzerine kadın boş olmaz fakat o erkeğe haram sayılır ve ebediyen kocası tarafından terk edilmiş olurdu. Yani adam karısını anası yerine koyar, ne onunla ilişkiye girer ne de başkasıyla evlenmesine izin verirdi. Kadını bir başına yapayalnız ortada bıraktığı gibi bir yere gitmesine de izin vermezdi.

İşte hicretin 5. yılı civarında Medine’de yaşanan böylesi bir olay üzerine mücadele suresinin bu ilk ayetleri nazil olmuş. Şöyle ki: Hz. Peygamber’in arkadaşlarından Evs İbn Samit bir gün karısı Havle bint Sa’lebe’yi namaz kılarken görür. Havle selâm verip namazdan çıkınca Evs’in gözüne bir an için karısı çok cazip görünerek onunla ilişkiye girmek ister. Havle yüz vermeyince Evs sinirlenerek “Sen bana anamın sırtı gibi ol” diyerek zıhar yapar. Bunun üzerin kadın Hz. Peygamber’e başvurarak durumu düzeltmek ister. “Ben” der “Yıllardır bu adamla evliyim. Bir defa isteğini yerine getirmedim diye bana bunu yaptı. Şimdi ben ne yapacağım? Çocuklarım var, gidecek yerim yok, böyle olursa perişan olurum. Buna bir çözüm bulalım ey Allah’ın Resulü!” der. Hz. Peygamber “Görünüşe göre sen ona artık haram olmuşsun” der. Kadın söz alarak, böyle bir şeyin yanlış olduğunu, kendisinin bunu hiç de hak etmediğini ısrarla anlatır. Allah’a dua ederek bir çıkış yolu arar. İşte Hz. Peygamber’in olayı nasıl çözeceğini düşündüğü bir sırada yukarıdaki ayetler nazil olur. (Razi, Taberi, İbn Kesir, Kurtubi ).

Demek ki bir kadın karşılaştığı bir haksızlığı gidermek için yetkili merciye (mahkemeye) başvurabilir ve kocasından şikâyetçi olabilir. Hatta Bakara; 2/229. ayetinin getirdiği hükümlere göre bu başvuru kadının kocasını “boşamasıyla” bile sonuçlanabilir. Sanıldığının aksine “boşama” tek taraflı olarak erkeğe verilmiş bir hak değildir. Tarafların herhangi birinin şikâyeti üzerine eğer şiddetli geçimsizlik (nuşŭz) varsa 1- Oturup konuşma 2- Odaları ayırma 3- Bir müddet ayrı yaşama 4- Hakemlere başvurma ve 5- Tümüyle boşanmadan ibaret beş aşamalı süreç işletilir.  Kuran’ın boşanma olayına getirdiği “medenî” çözüm bundan ibarettir.

Asıl, bu olay vesile kılınarak öngörülen keffâret yaptırımına dikkat ediniz: Bir köleyi özgürlüğüne kavuşturmak… İki ay sırasıyla oruç tutmak… Altmış yoksulu doyurmak…

Bunlar ne anlama geliyor yazının sonunda değineceğiz.

***

Dördüncüsü yemin ile ilgili:

“Allah düşünmeden etiğiniz yeminlerden sizi sorumlu tutmaz. Ancak bile bile kendinizi bağladığınız yeminlerinizden sizi sorumlu tutar. Bunun keffâret olarak bedeli çoluk çocuğunuza yedirdiğinizin orta derecesinden on fakiri doyurmak yahut giydirmek veya bir köleyi özgürlüğüne kavuşturmaktır. Bunlara gücü yetmeyen ise üç gün oruç tutmalıdır. İşte yemin edip de bozmanın cezası budur. Şu halde yeminlerinizi koruyun. Allah size hükümlerini böylece açıklıyor ki, şükretmesini bilesiniz.” (Maide; 5/89).

Yaptırımlar yine aynı: On yoksulu doyurmak veya giydirmek… Bir köleyi özgürlüğüne kavuşturmak ve üç gün oruç tutmak…

***

Görüldügü gibi en çok “bir köleyi özgürlüğüne kavuşturmak” geçiyor. Sonra “yoksulu doyurmak”, sonra “oruç tutmak”, sonra da “zararı tazmin etmek” (Hacc’da) bir yerde de “kurban”…

Hepsi de “vermek” ile ilgili…

Bunlar kanımca şu anlama geliyor.

Bir hata mı yaptın, telafi etmek için hemen bir boyunduruk altında olan (ör. borçlu) bul ve onu boyunduruğundan kurtar…

Buna gücen yetmezse hemen bir (10/ 60) yoksul bul ve onları açlıktan kurtar…

Buna da gücün yetmezse (10/ 60 gün) aç kal…

Ya kölelere özgürlük (fekku ragabe)…

Ya açları doyurma (taâm miskîn)…

Ya da aç kalma (savm)…

“Ya açları doyur ya da kendin aç kal ki halleri anla” diyor adeta.

***

Şimdi…

Soru şu: Neden Kur’an’da keffâretler hep bunlar etrafında dönüyor?

Mesela neden 10 rekat namaz kıl, 60 gün peş peşe sabah namazına kalk yok?

Neden hep verme, verme, verme…

Neden hep özgürlük, özgürlük, özgürlük…

Neden hep yoksul, yoksul, yoksul…

Neden hep açı doyurma veya aç kalma (oruç)

Yani açlık, açlık, açlık…

Neden?  Niçin?

Bunun üzerine düşünün.

“Sosyal İslam” derken ne kastettiğimi çok iyi anlayacaksınız.

***

“Sosyal” kelimesinin etimolojik (sözcük kökenleri bilimi) izini sürdüğümüzde karşımıza şunlar çıkıyor: Hind-Avrupa dil kökünde [sok-yo] bir şeyin peşinden gitmek demek. Oradan Latinceye müttefik [socius], sonra ittifak etmek, ortak olmak [sociare] veya [sociabilis]  olarak geçmiş. Oradan da Fransızcaya toplum, toplumsal, toplumla ilgili manasında [social] denmiş. Türkçeye de [sosyal] olarak geçmiş…

Türkçede kullandığımız sosyal, sosyete, sosyoloji, sosyalist kelimeleri de bu kökten.

Sosyoloji kelimesi 1830’da, sosyalist kelimesi de modern anlamda ilk olarak İngilizcede 1822, Fransızcada ise 1831’de kaydedilmiş.

Arapça, Osmanlıca ve Farsça gibi doğu dillerinde [ictimâî, tecemmuî, cemiyet, cum’a, cemaat, iştirakî] vb. ile aynı çağrışıma sahip sosyal kelimesi, kök anlamında yer alan “peşinden gitmek” ifadesinden de anlaşılacağı gibi, ötekini düşünmek, öteki ile ilgili olmak ve giderek ötekicilik, diğergâmlık (ötekinin gamı ile gamlanmak), ortaklaşacılık velhasıl en genel anlamıyla toplumculuk demek oluyor…

***

1992’de yayınlanan ikinci kitabımın ismi “İslam ve Sosyal Değişim”, 1995’de yayınlanan üçüncü kitabımın ismi de “Devrimci İslam” idi.

Buradan da anlaşılacağı gibi, benim zihin dünyamda İslam hep “sosyal” yönü ağırlıklı bir din olarak belirmiştir. Benim algılayışımda bu İslam’a sonradan yamanan bir yorum değil; İslam’ın özünde varolan bir gerçeklik olarak belirmektedir. Veya şöyle söyleyelim: İslam’ın özünde neyin yattığını kavrayışım hep bu istikamette olmuştur. Ve bu başından beri hep böyledir.

Son zamanlarda buna “Sosyalist İslam” “Komünist İslam” diyenler oluyor.

“Sosyal” bir kelime olmasına rağmen, sosyalist veya komünist kelime değil; terimdirler. Bu nedenle bir ideoloji ve tecrübe dünyasının terim değeri olan “kavramı”dırlar. Yani “sosyal” kök kelimesine bir dünyanın kattığı anlamlar, değerler ve pratikler ile yüklüdürler.  Ve bu anlamlar, değerler ve pratikler bizim yüklediğimiz anlamlar, değerler ve pratikler değildir.

Bu nedenle İslam’ın ekonomi-politik yorumunun sosyalizme yakın olduğunu, Lehu’l-Mülk şiarının komünal mülkiyet anlayışını çağrıştırdığını söylememe rağmen, buna sosyalist veya komünist İslam (anlayışı) demedim, demiyorum.

Yaptığımız şeyin ne olduğunu soranlara şunu diyeceğim: Bu, İslam’ın “sosyal” özünün öne çıkarılması veya Kur’an’ın “sosyal” içeriğinin vurgulanmasından başka bir şey değildir.

Kısaca buna “Sosyal İslam” diyebiliriz.

Doğrudan doğruya Kur’an’dan alarak ilhamı/ Çağın idrakine böyle sunabiliriz İslam’ı… “Totemi Mamon (para/servet), tabusu mülkiyet” olan çağın egemen paradigmasına meydan okumanın buradan çıkacağına inanmaktayım.

***

Keza kültürümüzde yer alan “Kurbanın olayım”, “Canımın içi” , “Gadasını aldığım”, “Sana gelen bana gelsin”, “Canım feda”, “Vermeyen şerefsizdir”,  “Dükkan senin” vb. ifadeler Kur’an’ın “sosyal” içeriğine paralel olup, onun Müslüman halk dilindeki yansımalarıdır.

Ancak bu diğergam kültür liberal kapitalist (mamoncu, mülkiyetçi) teranelerle yok edilmek isteniyor.  Öyle ya yok edilsin ki herkes tek tek “birey” haline gelsin ve bankaların ağına düşerek kredi kartı kölesi olabilsin. Toplumun tüm dayanışmacı, sosyal bağları bir bir çözülsün ve dağılsın. Yoksa bankalar hangi zaaf ve korkudan beslenecek?

Şunu unutmayın ki akraba bağları (aile, yakın çevre, komşular, arkadaş çevresi, mahalle) çözüldükçe pusuda bekleyen bankaların eline düşeceksiniz. Her Cuma imam mimberden şu ayeti okuyup öyle iniyor: “Allah adaleti, ihsanı ve yakın çevrenizi (zi’l-gurba) gözetmeyi/vermeyi emrediyor.” (Nahl; 90).  Fakat dinleyen kim, anlayan nerede?

Öyle olunca insanların artık kendi anne, baba, akraba, kardeş ve arkadaşına bile parasını veremeyip güven içinde bankalara götürüp yatırmasının, hangi çözülme, yalnızlaşma ve arkasından gelen korku  (havf) ve kaygı (huzn) dan beslendiği sanırım anlaşılıyor.

Bu, toplumdaki yakınlık bağlarının (zi’l-gurba) yani “sosyal”in çöküşüdür. Yukarıdaki keffâretlerde ortaya konan “sosyal” içeriğin ne anlama geldiğine tekrar düşünün. Düşünmekle kalmayın güncelleştirin.

İşte bu, yalnızlaşmış, bir başına kalmış (birey!) yurdum insanının boynuna geçirilen tasmaların, zincirlerin, boyundurukların nasıl kırılıp atılacağının ve profosyonel hırsız şebekelerinin ellerinin toplumdan nasıl kesileceğinin de panzehiridir.

Bunun yolu kırkta bircilik değildir. Bu düzenin sürmesini, kölelerin karınlarının doyurulup daha iyi çalışmalarını sağlar ancak. Hem kırta bircilik Kur’an’da eleştirilir: “Yüz çevireni, azını verip çoğuna cimrice sarılanı gördün mü?” (NecM, 33-34).Burada anlatılan müşriklerin en zengini Velid bin Muğire idi. Çünkü o kırkta birciydi!

Bunun yolu “Sosyal İslam” anlayışının siyasi, ekonomi-politik olarak diriltilmesidir. Böylece boyunduruklar kırılacak, köleler özgürleşecek, yoksullar doyacak, açların yüzü gülecek ve ezilenler yeryüzünün önderleri olacaktır.

İlahî vaat bu yönde ve gerçekleşmek için bir “kendinden zuhur” beklemekte.