7 Şubat 2011 Pazartesi

KUR’AN’DA ÜÇ TERİM: EMEK, AÇLIK, YOKSULLUK

Tunus’ta bir üniversiteli gencin kendini yakmasıyla başlayıp dalga dalga tüm Arap ülkelerine yayılan isyan hareketlerinin öğrettiği çok şey var.

Tunus’ta ve Mısır’da insanlar ellerinde “ekmek” ile yürüyüşe geçti.  El-Hurriye (özgürlük), er-Rağife (ekmek) ve eş-Şerife (onur) diye yeri göğü inlettiler. Pide ekmeklerin üzerine el-Cu’i (açlık) ve el-Fakr (yoksulluk) yazılarıyla çığlık çığlığa bağırdılar.

Gel gör ki en “tuzu kurular” bizimkiler çıktı. Çünkü takip edebildiğim kadarıyla destek eylemlerinde “İslamcılar” zinhar ağızlarına “ekmek, açlık, yoksulluk” kelimelerini almadılar, almıyorlar. Bu sözleri “boğaz davası” diye aşağıladılar, aşağılıyorlar.

Keza sol guruplar da zihnar “Allah, Allahuekber” diyemediler, diyemiyorlar.

Oysa en azından saygı gösterip onların dilini kullanmaları gerekmiyor mu?

“Allah, ekmek, özgürlük” diye bağırılırken İslamcıların “ekmek”, solcuların da “Allah” sözünden kaçtıklarını gözlerimle gördüm.

Çok tuhaf.

Tuhaftan da öte “Allah’ın sesi ile yoksulun sesini ayırma projesi” dediğimiz operasyonun trajik kurbanları olduğu bir kez daha ortaya çıktı.

Bir taraf “açlık, yoksulluk, ezilen” diyor Allah diyemiyor, diğer taraf “Allah, din, iman” diyor açlık, yoksulluk, emek diyemiyor.

Nereden baksan tutarsızlık, nereden baksan ahmakça…

Oysa Tunus’tan yayılan isyan dalgası bunu nasıl da aştı.

İnsanlar ellerinde ekmeklerle yürüdüler ve meydanlar “Özgürlük, Ekmek, Onur, Allahuekber” sesleriyle inledi, inliyor…

***

Bakın, Anadolu’nun bir köyüne veya kasabasına gidin. İnsanların yerde gördükleri iki şeyi alıp öperek yukarı koyduklarını göreceksiniz; Kur’an ve ekmek…

Kur’an ve ekmek…

Allah ve emek…

Özgürlük ve onur…

Yeryüzünde bundan daha yüce, bundan daha büyük bir dava var mıdır?

“Ekmek” emeğin sembolüdür.

“Emek” Kur’an’da yegane insani değerdir; “İnsan için emeğinden başkası yoktur.” (Necm; 39) der Kur’an.

Emeğin hakkı Allah’ın hakkıdır.

Yoksula vermek Allah’a vermektir.

Emeği sömürmek Kur’an’a göre en büyük günah olup Allah’a şirk koşmak demektir.

Emek (sa’y), açlık (cu’i) ve yoksulluk kavramları Kur’an söyleminin özüdür. Çünkü Kur’an bunların sesi, soluğu ve çığlığı olarak doğmuştur. Başta tevhid ve şirk olmak üzere diğer bir çok kavram bunlarla ilgilidir. İslam’ı bunlardan koparırsanız “tapınak dinine” ve “zengin eğlencesine” çevirmiş olursunuz.

Bakın nasıl…

***

[SA’Y]: Sözlükte kökü mastar olarak “çalışmak, koşmak” demektir. Çaba, gayret (sa’y), mesâi, iş, çalışma,  (mesâ’î), bir adamı kendi emeği ile geçinir hale getirmek (is’â), koşuşmak, koşuşturmak (tesâî), laf getirip götüren (es-sâî), haber getirip götüren, postacı (sâî) kelimeleri bu köktendir…

Görüldüğü gibi koşturma, çalışma, iş, mesâi anlamına gelen sa’y kavramı Türkçede “alınteri, emek” dediğimiz şeyi çağrıştırır. Ayet “İnsanın emeğinden/alınterinden başkasını alma hakkı yoktur” ölümsüz ölçüsünü getiriyor. Ayette geçen insan için (li’l-insani) ifadesi sahiplik ifade eder ve insanın bir şeyi alması, kendine ait kılması manası verir. Bu nedenle Türkçede sa’y kavramını karşılayacak en iyi iki kelime “emek” ve “alın teri” sözcükleridir.

“Alın” Eski Türkçe’deki (7.yy) “almak” sözcüğünden geliyor. “Alın” Türkçede şahsiyet, kişilik ifade eder. “Alın teri, alınyazısı, alnı ak yüzü açık, alnına kara leke sürmek, alnından silinmemek, alnından ter boşanmak” vs. sözlerinde geçen “alın” bu manadadır. Demek ki insanın şahsiyeti esasında “almak” ile ilgili bir şeydir. Hep alanın hiç vermeyenin, yani kendi emeği ile geçinmeyen birinin kişilikli, şahsiyetli, alınlı, alnı açık olduğunu söylemek mümkün değildir. Nitekim “Eli ekmek tutmak, tuttuğunu koparmak, ekmeğini taştan çıkarmak, bir baltaya sap olmak” deyimleri de doğrudan bu kişilikle ilgilidir. Şu halde kişinin “şahsiyet” olması “alın teri” ile doğru orantılıdır.

Kuran’ın “Ancak senden yardım isteriz” (iyyake nesta’in) ifadesi boşuna söylenmiyor. Burada “Kimseden bir şey almayın, istemeyin ancak hep verin, dağıtın, paylaşın” mesajı vardır. Doğrusu bu son derece zor bir iştir. Zira insan kimseden yardım istemeden, yalnızca Allah’tan yardım isteyerek nasıl yaşabilir? Bunun manası nedir?

Öyle görünüyor ki bunun amacı bütün görkemi ile hayatın içindeki “o tek kişilik insanı” öne çıkarmaktır. İnsanın kendi imkânlarını, yeteneklerini, çabasını, emeğini, alın terini yüceltmektir. Çünkü sadece Allah’tan yardım istemek, Allah dış dünyada somut bir nesne olmadığı için sonuçta insanın bir başına kalması demektir. Bu durumda insan kendi çabası ve doğal yeteneklerine güvenmeli, yaşayan hayat ve açık tabiattan ekmeğini çıkarmalıdır. Bu aynı zamanda Allah’a dayanmak, O’ndan başkasına yönelmemek demektir. Zira hayat ve tabiat Allah’ın davranışı ve karakteridir. “Rezzak” sıfatının tecelligâhıdır. Yani alırken yaşayan hayata ve açık tabiata; Allah’ın rızkının tecelligâhına, verirken insanlara yönelen bir kişilik…

Öte yandan “emek” kelimesi de eski Türkçe’de (7. yy) zahmet ve sıkıntı çekmek anlamına gelen “emgemek” sözcüğünden geliyor. Şu halde emek ve alın teri sözcükleri, koşturma sonucu terlemek, başkasından almamak için kendisi çalışmak, koşturmak, ter dökmek, bunun için zahmet ve sıkıntı çekmek, böylece kendi şahsiyetini oluşturmak manasında sa’y kelimesinin tam karşılığı olur.

Demek ki emek ve alın teri (s’ay) insan hayatının yegâne değeridir. Bunun dışındaki tüm “almalar” başkasına ait olanı “çalmalar” demek olur. Hiçbir emek sarf etmeden başkasının sırtından geçinenler, tek damla alın teri olmadığı halde hesapsız para kazananlar, çalanlar, çırpanlar, soyanlar… Bunların hepsi emek hırsızları olup, yaptıklarının hesabını vermeden varlık âleminden çekilemeyeceklerdir. Mezara girerek kendini unutturduğunu sananlar yanıldıklarını anladıklarında iş işten çoktan geçmiş olacaktır.

Şu halde Türkçede  “El emeği göz nuru dökmek, koşuşturmak, çalışıp çabalamak, ter dökmek, anasının ak sütü gibi helâl olmak” deyimleri “sa’y-u gayret” anlamında değer olarak vazediliyor ve insan için yegane edim buna bağlanıyor…

***

[CU’İ]: “Açlık” demektir. Açlık Kur’an’da önemli üzerinde durulan bir kavramdır. Bir çok yerde geçer ama bir “terim” olarak şunu ifade eder;

Malum, kıssaların anasında (Adem kıssası) Allah’ın istediği dünya (cennet), kimsenin “aç” (yeme-içme ihtiyacından mahrum), “çıplak” (giyinme ve barınma ihtiyacından mahrum), “susuz” (yaşamı sağlayan diğer temel ve zaruri ihtiyaçlardan mahrum) olmadığı ve “güneşin sıcağında yanmayan” (saldırı tehditlerine karşı güven içinde) bir dünyadır. (Taha; 20/118-119).

Fakat bu bir takım muhterislerin kendi eleriyle yaptıkları yüzünden gerçekleşememektedir.

Kur’an bir ülkenin açlık ve şiddetli yoksulluğa düşme sebebini şöyle açıklar: “Bir ülke düşünün; halkı güven ve huzur içinde yaşıyor. Bolluk ve refah içinde yüzüyorlar. Derken Allah’ın nimetlerini inkar ediyorlar. Yaptıklarına karşılık Allah da onları açlık ve korkuyla tanıştırıyor.” (Nahl; 16/112).

Onların yaptıkları neydi ki açlık, yoksulluk ve korkuyla tanıştılar (tattılar)?

Bunu anlamak için Kur’an’ın dünyasında özel bir anlama sahip “Allah’ın nimetlerini inkar etmek” tabirini iyi anlamak lazımdır. Bakın aynı sure içinde bu nasıl açıklanıyor: “Zenginler (rızıkta üstün kılınanlar) mallarını ‘Arada fark kalmaz, eşit hale geliriz’ diye yanındakilerle paylaşmıyorlar. Allah’ın nimetini mi inkâr ediyor bunlar?” (Nahl; 16/71).

Demek ki bir ülkede açlık ve yoksulluk “kavmin zenginlikten şımarmış ileri gelenlerinin” yani “üsttekilerin” mülkiyet hırsıyla “alttakiler” ile eşit hale gelmek istememeleri yüzünden olmaktadır. Bu durumun sürüp gitmesi Allah’ın nimetini (rızık ve rızık kaynaklarını) inkar ve halka karşı işlenmiş bir suçtur.

Bugün için açlık ve yoksulluk Kur’an’ın mantığı açısından birince dereceden bir sorundur. Bütün her şey bundan sonra gelir. “Açlık, korku ve ürünlerden eksiltme ile imtihan edilme” sanıldığının aksine, Allah’ın bunları kullarına musallat edip gökten olup bitenleri seyretmesi değildir. Bilakis rızık ve rızık kaynaklarını mülkiyetlerine geçirerek açlık ve yoksulluğa neden olanlar engellenmezse bunların sürüp gideceği, belamızı kendimiz istediğimiz için Allah’ın da bunu bize tattıracağının varlığın (hayatın) diliyle konuşularak hatırlatılmasıdır…

***

Kur’an’da yoksulluk kavramı ise bir değil; bir çok kavram halinde geçer. En önemlileri şunlardır;

[FUKARÂ]: “Fakirler” demektir. Kök olarak “Omurga kemiği kırılmış” manasındadır. Türkçe’de “fıkra” da aynı kökten. Bu durumda “fıkra anlatmak” yazı gibi tüm ayrıntıları içermeyen, kırılmış omurga gibi atlanmış, kırık anlatım demek. Eskiden köşe yazarlarına “fıkra muharriri” denirdi. Yani anlatımı zayıf, konularını derinlemesine ele almayan, üstünkörü yazan manasında. Arap zayıf deveye de “fakr” demiş…

Terim olarak fakirin, türlü tanımlar yapılmışsa da üzerinde ittifak edilen görüş “temel ve zaruri ihtiyaçlarını karşılayamayan kimse” olduğudur. Bunlar da insanoğluna şu dünyada lazım olan yeme-içme, giyinme ve barınma ihtiyaçlarıdır. İşte bunları kendi çabası ile karşılayamayan kimseye fakir veya yoksul diyoruz. Kişi bunları karşılayamayınca beli bükülüyor, “omurgası kırılıyor” ve dik duramaz hale geliyor. Kur’an’da yoksuluk için en çok kullanılan kavram budur. Hemen hemen tüm zekat, infak, sadaka, karz, i’ta vb. vermeye yönelik ayetlerde ilk sırada geçer.

Günümüzde “işsiz” kategorisine takâbül ettiği söylenebilir. Çünkü işsizin yeme-içme, giyinme ve barınma ihtiyaçlarını karşılayacak bir işi olmadığı için geliri de yoktur. Bu durumda işsiz beli bükük, omurgası kırık kişi olur.

[MESÂKİN]: “Yoksullar” demektir. Kök olarak “sakin olan, susan, duran, dinen şey” manasındadır.  “Sukûn” hareketin durması, “seken” ise mülkü olmadığı halde kira veya başka bir şekilde evde oturmak demektir. “Meskûn mahal” veya “Mahalle sâkinleri” buradan gelir.

Fukarâ ile mesâkin arasında şöyle bir fark olduğu söylenebilir: Fukâra işsiz olduğu için zaruri ihtiyaçlarını karşılayacak gelirden yoksun olanlar,  mesâkin de işi olduğu halde geliri zaruri ihtiyaçlarını karşılamaya yetmeyenler, bu nedenle de geçim sıkıntısı çekenler demektir. Öyleki işi olduğu, kira da olsa bir evde meskun bulunduğu için görenler onu hali vakti yerinde birisi sanmaktadır. Halbuki geliri zaruri ihtiyaçlarını bile karşılamaya yetmemekte, geçim sıkıntısı çekmekte ve bunu da sâkin durarak, susarak kimselere söylememektedir. İşte mesâkin budur…

[BÂİS]: “Şiddetli sıkıntı çeken” demektir. Şiddetli darlık, yokluk, çaresizlik, açlık, savaş manalarına gelir. Fukarâ ve mesâkin’den daha şiddetli yoksulluğu ifade eder. İbn Abbas’a göre Bâis, şiddetli yoksulluğu yüzünden ve elbisesinden belli olan kimsedir.  Çünkü fakirin fiziki görünümü böyle değildir. Fakirin elbisesi temizdir ve yeterli gıda aldığı da yüzünden belli olmaktadır (Razi). Bu durumda Bâisûn, şiddetli fakr-u zaruret içinde olduklarından istemek zorunda bırakılan hatta yalvartılan “yalınayaklıları” ifade eder.  Kur’an’da “el-Bâise’l-Fakîr” şeklinde geçer. (Hac; 22/28).

[MUMLİG]: “Fakir düşmekten korkan” demektir. Kur’an’da şöyle geçer: Yoksulluk korkusuyla (imlâg) çocuklarınızı öldürmeyin (En’am; 6/151), “Yoksulluk korkusuyla (imlâg) çocuklarınızı öldürmeyin. Onları da, sizi de biz rızıklandırırız. Onları öldürmek gerçekten büyük bir günahtır (İsra; 17/31).

Mumlig ile memluk arasında yakınlık olduğu anlaşılıyor. Memluk başkasına köle olmuş kimse demektir. Kur’an’ın indiği dönemde Mekkeliler kız çocuklarını diri diri toprağa gömmekteydi. Çünkü yoksulluk belasından Mekkeli tefeci bezirgânlardan borç para almakta, daha sonra bunları ödeyememekte ve tefeciye köle olmaktaydılar. Eşlerini ve kızlarını da onlara vermekte ve umumhanelerinde çalıştırılma zilletine katlanmak zorunda kalmaktaydılar. İleride kızlarının başına bu gelmesin diye de çocuklarını diri diri gömmekteydiler. İşte bu çeşit yoksulluk “İleride tefecinin eline düşerek yoksullaşır, ona köle olur, beni, eşimi veya kızımı ne olur bırak diye yalvarmak zorunda kalırım” korkusunu ifade ediyor. Onun için olsa gerek mumlig, sözlüklerde  “boyun eğen ve yalvaran yoksul” diye tarif edilmiş (İbn Manzur).

[MAHRÛM]: “Yasaklanmış” demektir. Türkçe’de de kullanılan “mahrum bırakılmak” manasındadır. Diğer yoksulluk kavramlarından farkı elinden bir iş geldiği, bilgisi ve becerisi olduğu halde haksız yere bunları kullanma imkanı kendisine verilmeyen, yasak konan, engellenen, bundan dolayı da yoksul ve muhtaç duruma düşen demektir. “Kamu hizmetinden mahrumiyet” bunu ifade eder. Kur’an’da zenginlerin malında yoksullar (sâil ve mahrûm) için hak olduğu söylenirken geçer. (Zariyat; 19/51, Mearic; 50/25). Genel olarak da Allah’ın yarattığı rızık (ürün) ve rızık kaynaklarından (üretim araçları) mahrum bırakılan bütün yoksulları ifade eder.

[MUHTAÇ]: “İhtiyaç sahibi” demektir. Hacet, ihtiyaç, muhtaç kelimeleri buradan gelir. Kur’an’da Allah’ın yarattığı rızık (ürün) ve rızık kaynaklarına (üretim araçları) insanların ihtiyaç duyması manasında kullanılır. Allah evcil hayvanları yaratmıştır ki insanlar yiyeceklerini ve binitlerini onlarla karşılasın diye. Nice faydaları olan bu hayvanlarla “ihtiyaçlar” giderilir (Mu’min; 40/850). Gemiler, su, ırmak, deniz, toprak, bahçe ve madenlerde de nice faydalar vardır. Bütün bu rızık ve rızık kaynakları insanlar içindir.  Fakat bunların etraflarına “çit” çevirilip özel mülkiyete alınması yüzünden Allah’ın kullarından kimileri buralara sokulmamakta, dışarıda tutulmaktadır. İşte “muhtaç” bunlardan uzak tutulan, yararlandırılmayan kimsedir.

Oysa “iman” kalplerine yerleşmiş olanlar ve daha önceden buralara (rızık ve rızık kaynaklarına) yerleşenler, sonradan gelenleri  (hicret edenleri) sevgiyle bağırlarına basarlar ve onlara verilenlerden dolayı haset etmezler. Kendilerinin “ihtiyacı” olsa bile onları kendilerine tercih ederler. Kim bencilce hırslarından (servet, siyaset, şehvet, şöhret) tutkusundan arınırsa işte onlar kurtulmuştur (Haşr; 59/9).

[SÂİL]: “İsteyen” demektir. Daha doğrusu istemek zorunda kalan manasındadır. Yukarıdaki “Bâis” ile benzer anlamdadır. Bâis’de istemenin nedeni (şiddetli fakr-u zaruret) öne çıkarılırken, Sâil de şiddetli fakr-u zaruretin sonucu (isteme, dilenme, yalvarma) öne çıkarılır. Bu duruma düşmüş olan için peygambere şöyle ‘emredilir’; “Sakın isteyeni/yalvaranı azarlama!” (Duha; 93/10). Keza bu tabir, Allah’ın, yarattığı dünya nimetlerini ona ihtiyacı olanlar/isteyenler arasında “eşitçe” takdir ettiğini söylerken de kullanılır: “Yeryüzünde sabit dağlar yarattı. Yeryüzünü (rızık ve ürünlerle) bereketlendi. Orada ihtiyacı olanlar/isteyenler (sevaen li’s-sâilîn) eşitçe (paylaşsın) diye dört günde (dört mevsim) gıdalar takdir etti.” (Fussilet; 41/10).  Sâil, aynı zamanda suâl soran demek, mes’ele de buradan gelir. Dolayısıyla soru soranı, bir mes’elesi olduğunu söyleyeni, senden yardım isteyeni sakın azarlama, küçük görme manasına da gelir.

[YETİM]: “Öksüz” demektir. Arapların “eşsiz inci” (durre yetim) sözünden alınmıştır. İnci nasıl diğer taşlar arasında benzersiz ise yetim de diğer insanlar arasında kimsesi olmaması bakımından benzersizdir. Öksüz, eski Türkçe’de (8.yy) Anne (ög) kelimesinin (süz, sız) olumsuzlama ekiyle kullanılmasından geliyor. Göğüssüz (öğ-süz) yani yaslanacak bir anne göğsü bulamayan demek. Kur’an’da yukarıdaki sâil için söylenen aynen yetim için de söylenir: “Sakın öksüzü hor görme/üzme” (Duha; 93/9).

Daha geniş açıdan bakarsak, bugün için kimisi annesi babası olmama anlamında, onları bir şekilde kaybetme anlamında, kimisi toplumu içinde yalnız kalma anlamında öksüzdür. Babası, annesi olmayan, toplumunda yanlış anlaşılan, doğruyu söylediği için dokuz köyden kovulan, onca gürültü arasında sesini duyuramayan, sözü yarım kalan, dışlanan, mahkûm edilen, çaresiz kalan, kapısı çalınmayan, unutulan, terk edilen, taşlanan herkese öksüz demek icap eder…

***

Mağaradan şehre inen adam “Beni örtün, beni örtün” dedi.

Eşi Hatice onu şöyle teselli etti:

“Sen öksüzü korursun, yoksulun yanında olursun ve asla yalan söylemezsin. Bu duyduğun ses İbrahim’e, Musa’ya, İsa’ya gelenin aynısı Namus-u Ekber’dir, korkma.”

Bu sözler daha sonra Mâun adıyla sure oldu, ayetleşti.

Öksüzü korumak…

Yoksulun yanında olmak…

Ve asla yalan söylememek…

Yol varsa budur bilmiyorum başka çıkar yol.

Ey “emek, açlık, yoksulluk” kelimelerini ağızlarına alamayan tuzu kurular!

“Öksüzü korumadan”, “yoksulun yanında olmadan” İslam mı olur sanıyorsunuz?

Nereye gidiyorsunuz?

Sizinki hangi din?

32 yorum:

  1. Ali Gemuhluoğlu7 Şubat 2011 01:40

    Sayın İhsan Eliaçık,

    Savunduğunuz fikirler ve yaklaşımınızı rahmetli Fethi Gemuhluoğlu da yıllarca savunmuştur.Özellikle Arapgir Postası'nda yazdığı yazılar Afrika'nın ve Ortadoğu'nun uyanışının, o dönemdeki öncü yazılarıdır. Ayrıca bu konularda, Nuri Pakdil'in yazdığı "Bağlanma" Fethi Gemuhluoğlu'nun çizgisinin algılanması açısından önemli bir kitaptır. Arz ederim.

    YanıtlaSil
  2. Barış Sönmez7 Şubat 2011 03:13

    ''önceki vahyin takipçilerinden küfre sapanlar,ortak koşanlar,Rabbinizden indirilen hiçbir güzelliği sizde görmek istemezler.Halbuki Allah layık gördüğüne iyilikler ve güzellikler bahşeder.
    Allah iyiliklrin ve güzelliklerin kaynağıdır.'' (bakara 105)

    GÜZELLİK, bizde ve bize dair güzellik,Allahın bahşettiği güzellikler....
    Artık biz birbirimiz de güzellikleri görmek istemiyoruz.Güzellikleri kendimizden(bencilliğimizden) kimse de olmasını istemiyoruz ve daha kötüsü, kendimizde örnekliliğini sergileyemiyoruz.

    Bizim güzelliğimiz,yaşamı insanı okuyup,kendi haline bırakmadan daha ihtiyaç sahibi istemeden ihtiyacını fark edip yardımcı olmamız değil mi...!

    Bizim güzelliğimiz kardeş olup,iyiliği emredip kötülükten alıkoyan olmamız değil mi...!
    yüz yıl önce fransada açız diyenlere,ekmek diyenlere, pasta yesenize diyen kör ve sağır zihniyetin aynısı bizim coğrafyamızda yaşanırken, hala otomobil markalarını,makyaj ürünlerini konuşarak vitrinlere bakıyoruz....

    İlginç olanı kuranı(Allahın doğrularını) okuyup, mangalda kül bırakmazken,hayatı kitabın değil,kendimizce uydurduğumuz,eğip büktüğümüz doğrularla yaşıyoruz.

    YanıtlaSil
  3. Kelimelerin detaylı açıklamalarına yer verdikten sonra konuyu git gide açmanız okuyucuyu hem meraklandırıyor, hem de heyecanlandırıyor. Bilmek ve anlamak yorucu ama değer.

    YanıtlaSil
  4. Allah razı olsun hocam ne diyeyim ki başka.

    YanıtlaSil
  5. hocam siz hep yazın hep konuşun size ihtiyacımız var.

    YanıtlaSil
  6. hocam, yazılarınızı yaklaşık 6-7 aydır ilgiyle ve inançlı bir müslüman ve sol görüşlü biri olarak heyecanla takip ediyorum. bu yazınızda eleştirmek istediğim bir nokta var. sol grupların açlık ve yoksulluk söylemlerini kullandığını fakat allahuekber diyemediğini yazmışsınız. bence dememeliler de zaten. şöyle ki; inançlı, müslüman bir sol görüşlü insan da; ateist bir sol görüşlü insanda bu grupların üyeleri, eşitliği yaymak istediğimiz bu toplumda bir yığın farklı inançlarda ya da inançsız insanlar da var. solun en önemli değerlerinden birinin de aydınlanmacılık ve laiklik olduğunu hatırlarsak şunu söyleyebiliriz; evet sol görüşlü insanlar inançlı birer müslüman olabilirler fakat politika yapacakları zaman dini söylemlerden uzak durmak zorundadırlar. hem solun kendi değerleriyle çelişmemek için hem de hitap ettikleri toplum ve nihayetinde dünya sünni, alevi, süryani,ortodoks, katolik, budist, musevi, ateist çok sayıda farklı inanca sahip bireylerden oluştuğu için.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Gerçek laiklik İslamın içinde var uygulamasıda var.Her inanç sahibine inandığı gibi muamele yapılması olması gereken insani olan bu.İnanmıyorum ben ateisitm demekle hiçbir kanunu kuralı tanımıyorum diyebiliyormusunuz?İslamda sağ görüş sol görüş diye suni yapay indirgemeci anlayışlar yok.Gerçek sosyal adalet İslamın toplam tarafından benimsenip yaşanması ile sağlanır.Ne içi boş sloganlarla ne proleterya diktatörlüğüyle ne marksla ne leninle nede Maoyla mutlu ve huzurlu olamaz insanlar.

      Sil
  7. Sayın Eliaçık,

    Bu çölde bir vaha gibisiniz. Selam ve saygılar.

    YanıtlaSil
  8. S.FARUK AYDEMİR9 Şubat 2011 14:15

    İzlediğim bir filmde bir karakter şöyle demişti: "Bir insanı öldürürsen katil olursun, 1 milyon insanı öldürürsen kahraman!". Motomot kelime anlamıyla yorumlanırsa yanlış görünen bu söz, içerdiği ironi dikkate alındığında vermek istediği mesaj açısından doğru ve yerindedir. Söz bana ait olmadığı için kaynağı belirttim ve ben de bu sözden esinlenerek başka kanaate vardım: "Bir insanın evinden, cebinden, hesabından veya işyerinden vb.. malını yada parasını çalarsanız "hırsız" olursunuz, fakat yüzlerce-binlerce-milyonlarca kişinin endirekt yollarla malını yada parasını çalarsanız "takdir edilen/helal olsun denilen işbilir/gözü açık/uyanık bir insan" olursunuz, insanların emeğini çalarsanız çalabildiğiniz insan sayısı ve emek miktarı oranınca "işadamı" olursunuz, insanların emeklerini çalarak ve haklarını vermeyerek (adaletli paylaşımı engelleyerek) "muhtaç" halde bırakır ve sonra o muhtaçlara "yardım(!)" ederseniz "hayırsever" olursunuz. Bu konularda vebal zengin müslümanların sırtındadır, vebalinin gereğini yerine getirenleri tenzih ederim. Hadi buyrun bir test yapın (ben yaptım ve sonucu gördüm): Google'da zekat konusunda doyurucu ve açıklayıcı bilgi arayın; nedir, nasıl hesaplanır, neleri kapsar? vs.vs. Çıkan sonuçların azlığını ve sığlığını göreceksiniz. Demek ki İslamın en temel farzlarından zekatla ilgili müslümanların bu konuda bir dertleri, kaygıları, gündemleri ve "önem algıları" yok veya çok yetersiz. Peki bu ülkede yüzbinlerce zengin müslüman, milyonlarca "zekan düşen" müslüman yok mu? Ve merak ediyorum bu zekatlar nereye gidiyor? Zira bunca varlıklı müslüman zekatlarını gerçekten hakkıyla veriyor olsalar bu veriş trafiğini insan bir şekilde hissetmez mi? Hadi çok iyi niyetli olalım da gizli gizli verdikleri saf düşüncesine kapılalım! İyi de, kırk yaşıma dayandım, ne bir zekat alanı gördüm, ne sıkışıkken borcu ödeneni, ne alacağından vazgeçeni! Bırakın gizli hayırı, ilk önce müslüman insanların ihtiyaç sahiplerine sırtını döndüğünü hem kendimden hem çevremden defalarca tecrübeyle gördüm. "Hizmet" diye diye insan emeğinin nasıl sömürüldüğünü ve bu sömürüden kazanılan edinimlerin güya müslüman edilmeye çalışılan "gavurlara" ve münafıklara nasıl "harcandığını" gördüm, ve bunu organize olarak yapmaya "cemaat", çanak tutup teşne olanlara "abi", yönetip büyüttüğü halde sorulunca hiç ilgisi yokmuş gibi konuşanlara da "lider" denildiğini gördüm ve görmeye, şaşırmaya devam ediyorum.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Hizmet cemaat diye küçümseyip aşağılamadan önce içlerine girip tanımaya çalışsanız daha sağlıklı değerlendirebilirsiniz. Fedakarca Allah rızası için çalışan geyret eden insanların hidayetine vesile olan insanlar var elbette siz görmek istemesenizde olacak. Bu insanları sömüren sömürmeye çalışan bunların sırtından geçinen geçinmeye çalışan zübüklerde vardır olabilir. Kolejlerde 15000 tl ye zengin çocuklarını okutup 940,50 TL. asgari ücretle öğretmenlik yaptıran kafalarda vardır olabilir. Ama bu serdengeçtilerin alperenlerin hizmetini say'ini hiç etmez.

      Sil
  9. sevgili canberk. sanırım atladığımız bir konu var: allahuekber bir ideoloji değildir. şu da bir gerçektir ki allahın varlığını reddeden bir solcu olamaz. ( kabullenmek zordur farkındayım ama mümeyyiz bir akılla düşündüğünüzde bana hak vereceksiniz. tanıdığım tüm ateist olduğunu iddia eden kişiler "hepimizin içinde -acaba tanrı varmı?- şüphesi zaman zaman filizlenir" itirafında bulunmuşlardır.) belki de ihsan hocam bu yorumlar üzerine bu konuyu da merkeze alan bir yazıyı yeniden kaleme alacaktır. yeniden diyorum çünkü eski yazılarında bu doğrultuda ifadeler bulabilirsin.
    hasılı kelam: ashab-ı sefine ruhu dünyayı değiştirecek buna şüphe yok. o ruhun temeli de şüphesi "allahuekber!" olacak.
    saygılarımla.

    YanıtlaSil
  10. evet ebuzerin ruhu tekrar canlanıyor mısırdan gömülen ruh diriliyor

    YanıtlaSil
  11. Barış Sönmez11 Şubat 2011 02:59

    FARUK abi yazını çook beğendim, mevzuyu harika yakalmış ve çok güzel aktarmışşsın..! ''Allah senden razı olsun''!

    YanıtlaSil
  12. Sayın Faruk AYDEMİR bey
    Görüşlerinizin tamamına katılıyorum. Koca bir kitaplık bilgileri kısa yazıda çok güzel özetlemişsiniz. Sizin yaşadıklarınızı bende yaşamaktayım.

    Zekat konusu benimde gündemimde iken bende google'de bende araştırma yaptım. Varlığından haberdar olduğum ama baskısı kalmadığını zannettiğim Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fak Öğretim Üyesi Yunus Vehbi Yavuz un " İslamda zekat müessesesi" isimli kitabını buldum. İlgili linki ni aşağıda yazıyorum.

    Kitabı biraz inceleyince bugün ihsan hocamın dile getirdiği konuları kitaptada görünce hayret ettim. Demekki kimse zekat vermiyor. Kimse bu konulara girmek istemiyor. Çünkü can yakıcı konular. İhsan hocamın bahsettiği stok mal-temel ihtiyacın fazlası olan stok mal-ve diğer konularda bahsetmek işlerine geliyor.

    Bende 45 yaşımı geçtim. İşimde mali müşavirlik fakat bugüne kadar kimse zekatını hassas bir şekilde hesaplatmak için talepte bulunmadı.

    İnşallah ihsan hoca gibiler çoğalırda yaşayan işlam ve kuran a ulaşırız.

    http://www.darulkitap.com/indir/islamda-zekat-muessesesi-y.vehbi-yavuz-cagri.html

    YanıtlaSil
  13. S.Faruk AYDEMİR11 Şubat 2011 15:54

    Allah bu dertlerle dertlenen herkesten razı olsun kardeşim. Yazıyı beğenmen "acaba bir katkım olabilecek mi?" kaygısı taşıyan yazarı mutlu eder. Nezaket ve ilgine teşekkür ederim.

    YanıtlaSil
  14. S.Faruk AYDEMİR11 Şubat 2011 16:16

    Emin Bey,
    Yazımla ilgili teveccühünüze ve iltifat kabul edebileceğim yorumunuza teşekkür ediyorum. Siz de zekat konusunda kendi tecrübenize dayanan farklı bir test sonucu ortaya koyarak kanaatimi pekiştirdiniz. Namazda gözü olmayanın ezanda kulağı olmazmış, size talepte bulunulmamasına uyarlarsak "zekata niyeti olmayanın hesap için talebi olmaz" diyebiliriz.. 2-3 yıl önce etrafınca alim addedilen zengin olduğunu bildiğim bir tanıdığıma hiç köle azad edip etmediğini sormuştum. Bu mevzunun kölelikle birlikte sona erdiğini mealinde cevaplar vermişti. "Peki asgari ücretle gününü-hayatını vermeye mahkum edilmiş çalışanlar, 3 kuruşa her gün işyerlerine(!) tutsak edilenler, zaruri ihtiyaçlarını karşılayabilmek uğruna önce borçlandırılıp sonra kapitalizme ve onun zalim tahsildarlarına esir edilenler köle değil midir? Hiç bunlardan birini azad etmeyi düşünmediniz mi?" diye sorunca uzun uzun felsefe yaparak cevap vermeye çalıştı. Keşke her meseleyi böyle uzun uzun ve canhıraş bir şekilde savunabilseydik! Mesela zekatı, infakı, emeği vs. Ama bizim uzun uzun savunlarımız kendimizde olanı vermemek üzere, üzerimize düşeni yapmamak üzere yoğunlaşıyor maalesef. Sonra bu kişinin borç verdiği insan ödeme güçlüğüne düşünce onu hapisle tehdit ettiğini öğrendim ve "kime neyi soruyorum" diye iyice afalladım ve üzüldüm.

    YanıtlaSil
  15. sonsuzluk yolcusu11 Şubat 2011 20:19

    Faruk bey'in izlenimleri ve yazısı çok hoş ve faydalandırıcı teşekkürler.

    YanıtlaSil
  16. "Sen öksüzü korursun, yoksulun yanında olursun ve asla yalan söylemezsin." Maun... Temel problem: -Gerçekten inanıyor musun? -Neye inandığının kararını mı veremiyorsun? -İnandığını mı zanneddiyorsun? -İnanmadığın halde inandı numarası mı(münafık) yapıyorsun? Bu konuda bir seçeneği belirlemek gerek....Ayrıca İhsan hoca' nın tespitlerine bakılırsa, bilipte inanıldığını zannettiğimi dinin yanlış bilindiği gerçeği de ortaya çıkmakta...Durum vahim...Nasıl çözeceğiz biz bu meseleyi?

    YanıtlaSil
  17. Arkadaşlar!

    Misal olarak söylüyorum; bir film izlemeye veya müzik dinlemeye karar verdiğinizde, elinizi attığınız cd'lerin korsan mı, orjinal mi olduğu sizi ne kadar ilgilendiriyor?

    Veya bu hususu ihlal ederek milletin hakkını gaspeden aile bireylerinize tavır koyabiliyor musunuz?

    Bu sorunun cevabı hayırsa, hiç burada ahkam kesmeye kalkışmayın. Hele ki İhsan Hoca'nın mekanında.

    Benim açımdan sorunun cevabı olumsuz... Yani, namazımı kılarım ama korsan cd ve dvd izlemeyi de ihmal etmem. Bir akrabamın evine gittiğim zaman, sosyalleşme adına takılan filmi oturup güle oynaya seyrederim. Orada sorumluluğu hatırlatma veya tavır koyup izlememe ya da dinlememe eylemini gerçekleştirmem.

    Ya siz...

    YanıtlaSil
  18. emrah kirişçi12 Şubat 2011 10:39

    ben sokaktan korsan cd aldım. şu anda internetten film indirdiğim için artık korsan almıyorum. çünkü internetten film indirmek daha uygun bir fiyata geliyor.
    her işin bir tabiatı vardır. cdlerin tabiatında da kolayca kopyalanabilme var. korsanı engellemekle ilgili bir sistem geliştirilemiyor. o zaman bunu üreten firmalar sanatçılar bu duruma göre hareket edecekler. cd fiayatlarını ucuzlatacaklar devlet vergiyi daha az alacak vb. şeyler. yada sanatçı artık cd den para kazanmayı düşünmeyip canlı konserlerinden para kazanmayı düşünecek vb...
    korsan cd satan adamın malını yada marketten cd yi para vermeden alırsa o zaman kişi suç işlemiş olur.

    YanıtlaSil
  19. Yani diyorsun ki, insan yaşamı için hiçbir zarureti olmayan bu şeylere verilen parayı, ahlak yoksunu bazı kişiler için makul düzeylere çekin. Eğer çekmezseniz, çalmak bir hak olur ve böylece sürü psikolojisi gereği bu eylemimiz bizi mahkum etmez. Eyvallah...

    Ben yine de bu davranışa bir son vermek adına, kendimi korsan film ve müzik cd'si yada kitap olmamak için disipline etmeye devam edicem. Şu aralar bunu tamamen gerçekleştiremesem de kısa sürede başarılı olacağıma inanıyorum.

    İnsan bir konuda nasır tuttumu söküp atmak kolay olmuyor...

    YanıtlaSil
  20. iskender gulec13 Şubat 2011 12:11

    ''Emek'' diyemeyen tuzu kuru muslumanlari ''Emek'' demeye cagirdigimiz gibi, ''Allah'' diyemeyen solcu arkadaslari da ''Allah'' demeye cagirmak lazim diye dusunuyorum. Yazinin sonunda bu eksik kalmis sanirim.

    saygilarimla,

    YanıtlaSil
  21. emrah kirişçi16 Şubat 2011 09:30

    ihsan hocanın kitabı 15 TL olsun. iki tanede genç var. birinde 8 TL birinde de 7 TL var. İkisi paralarını birleştirip 15 TL lik kitaptan bir tane alıyorlar. Sonrada sırayla okuyorlar. Kitabın fazla para verende kalmasına karar veriyorlar. Kitabı alan genç bir arkadaşına okuması için kitabı veriyor. Şimdi ne oldu. İhsan hocanın satılan tek kitabını 3 farklı kişi okudu. Sonra gidip 15 TL lik kitabı ikinci el kitap alan birine 3 TL ye geri satıyorlar. Böylece 15 TL lik kitabı 12 TL ye 3 kişi okumuş oldu.
    Yada şöyle düşünelim; trende gidiyorsunuz yanınızdaki kişi gazetesini okuyup kenara koymuş rica ettiniz gazeteyi alıp okudunuz. O zaman bir gazeteyi sadece para veren mi okumalı?
    bir fıkra var. Adamın teki acıkmış fakat parası yok. lokantanın önünde başlamış yemekleri koklamaya. lokanta sahibi yemeklerimi kokladın para isterim demiş adamdan şikayetçi olup kadıya gitmiş. kadı düşünmüş taşınmış. cebinde para kesesi çıkarmış onu sallamış. lokanta sahibinede kokudan para isteyen paranın şıkırtısını alır demiş

    YanıtlaSil
  22. Bu nasıl bir mantık anlamadım. O zaman maaşı kim alıyorsa o harcasın, kimseye vermesin. Söylenmek istenen elbette senin dediğin değil. Ama namaz kılmak istemeyen "abdet almadan namaz kılmayın" ayetinin sadece "namaz kılmayın" bölümünü görmekten kaçınmaz.

    YanıtlaSil
  23. S.Faruk AYDEMİR16 Şubat 2011 15:48

    Değerli kardeşim,
    Basit bir konuda ciddi yanlışa düştüğünüzü görüyorum, gördüğüm için de iyi niyetle uyarmaya gereği duydum. Şöyle ki: Kamuya ortaklığı veya hakkı yada zarureti olanlar dışında, Özel bir mal, hizmet veya eserden istifade etme noktasında esas olan onun hak sahibinin beyanıdır, yani koyduğu kuraldır çünkü bu kuralı koyma hakkı da hak onundur. Velev ki bu kural yanlış bile olsa bu böyledir. Biz o şeyi satın almak zorunda değiliz ama illa istifade etmek zorunda da değiliz zira (ölümden veya hastalıktan kurtaracak) zaruri bir ihtiyaç veya ücretsiz kamu malı-hizmeti değil. Mesela cd üzerinde kopyalanamaz, çoğaltılamaz vs. diye hak sahibi beyan etmiş, kuralı koymuş, isterse o cd yi 50 TL ye satsın, sana zorla al demiyor ki, fiyatının da sonuçlarına katlanacak yine kendisi. Bunun karşısında yapabileceğimiz şey (en fazla) onu satın almamaktır, pahalılığı vb. gibi sebepler bize bahane olamaz, sadece kendimizi kandırmış oluruz, kullanmazsın olur biter, niye illa kullanmak zorunda olalım ki, ekmek midir, su mudur, zaruri ihtiyaç mıdır, nasıl olur da biz hak sahibinin talebini karşılamaksızın ve beyanına-kuralına rağmen bedelsiz olarak o ürünü kullanmak konusunda ısrarcı oluruz? Gazete, dergi, kitap gibi şeylerde ise durum farklı, çünkü o tür yayınların üstünde "sadece satın alan okuyabilir" diye birşey yazmıyor ki, hatta bana sorarsan bu yazdığında bence buna bile uymak gerekir, ama böyle bir talepleri-kuralları olsa bunu yayının üzerinde dile getirirler zaten. Aksi takdirde televizyon izlerken reklam çıktığında "zapping" bile yapmamak gerekir, çünkü izlediğimiz şeyler aslında sıfır maliyetli değil, bir yapım-yayın maliyeti var ve bu maliyet reklamlardan karşılanıyor. Ama biz reklam çıkınca kanalı değiştirebiliyoruz, çünkü o kanalın bununla ilgili sarih bir yasaklayıcı beyanı yok. Öyle birşey olsa, mesela TV kanalı dese ki "falanca programı izleyenler program arası reklamları da izlemelidir", şahsen bu durumda ya o programı izlemem, ya da izlersem reklamları da izlerim. Mesele aslında bu kadar nettir. İşin özü hak noktasında gri zeminler değil net çizgiler olmalı, o gri zeminleri biz nefislerimizle net çizgileri boza boza oluşturuyoruz.

    YanıtlaSil
  24. serdarkulak@gmail.com

    YanıtlaSil
  25. Misir daki kalkismadan aklimda kalan muhtesem bir fotograf var. Tahrir meydaninda cuma namazi kilan muslumanlara kol kola girerek koruma saglayan hristiyan misir li gencler. Bu fotograf israrla gozlerden kacirildi..hatirlatmak istedim. sevgiyle..

    YanıtlaSil
  26. V for Vandetta1 Mart 2011 01:41

    Tanrıya inanmıyorum ama ondan korkuyorum!!..
    Şu yüzden korkuyorum tüm insanlığın ortak vicdanından uzaklaşmaktan korkuyorum. iyilik tüm dünyada değişmez tektir ortak akıl bizi birbirimize yakınlaştırmalıdır çünkü başka çaremiz yok buna mecburuz. insanların kozmopolit bir şekilde birbirleriyle iletişimleri kopartılıyor iletişim çağında iletişimsizlik Küreselleşme çağında parçalanmışlık aslında uzak değiliz birbirimize örneğin budistlerin Ruhani lideri kendisini Marxist olarak gördüğünü belirtti

    YanıtlaSil
  27. merhaba v for vandetta;
    senin gibi arkadaşların genelde büyük kusurlarından biri ortak vijdan denen ,masalsı bir ütopyaya inanması. insan psikolojisini fazla bilmediğin ve bundan bir sosyolojik çıkarım yapmadığın ortada.ihsan hocada kanımca bazen aynı hataya düşüyor sürekli.insanlar bölünmeye,ayrımlaşmaya meyillidir.bunu her ortamda görebilirsin.bi yerde sadece iki aile varsa,onlar bile kavga etmeye ,anlaşmazlığa meyillidir.tüm psikiyatristlerin ortak fikirlerinden biride,bir çok insanın nefret mekanizmalarına sahip olduğu ve bunu aktaracak bir yer bulma zorunluluğudur.işyerinde bile aynı gruptan topu topu 10 kişi rekabet edip,stres yapar birbiriyle.o yüzden bu masala inanarak,islam kimliğine giremeyişin sana çok pahalıya malolacak.kaldıki genelde böyle bir dünya hayal eden insan,bazılarının kötü insan oluşunu ya görmemezlikten geliyordur,yada görmüyordur,yada değişebileceğine inanmasıdır.oysa o değişmeyecektir çok zordur.bu yüzden kimliğin islam olmalı,ve sağa sola sapmamalısın,tercih yinede senindir.ve Allaha itaat etmekten başka şansın yok.evreni sana dizmiş yaratıcına bir de ortak vijdan,adalet niye koymadın diye itiraz etmek büyük abes.zaten imtihanın sırrı burada.onuda Allah biliyor.biz bilemeyiz.her şeyi de bilmek zorunda değiliz.aklımızıda yüceltmemeliyiz.Allahın evrene koyduğu bu kadere kimse itiraz edemez ve değiştiremez...

    YanıtlaSil
  28. V for Vandetta1 Mart 2011 21:10

    sizin sorununuzda da kendinizi dev aynasında görmeniz, insanlığın ortak vicdanını bile çekemiyorsun vicdan olacaksa illa iman etmiş bir vicdan olacak bu çocukluk hastalığından kurtulmak gerekiyor islam medeniyeti neden yeniden ayaga kaldırılamıyor çünkü tek tip insan isteniyor aynı düşünen insan .bana bile yola gel , başka şansın yok diyorsun sana göre sadece dini olan insan mı iyi olabilir ateistin iyi olma şansı yok mu ??

    YanıtlaSil
  29. ortak vijdanı çok seviyorsan, birazda sizlerden görelimde inanalım.sözle değil davranışlarınızda bunu hissedersek,eyvallah kabul.ama hiç görmedik..müslümanlar yeterince böyle hoşgörü edebiyatıyla keklendi.lafa gelince hepinizin ağzından bal damlar. demokrasi adalet vijdan..icraat ne ..boş..olsada gösteriş için..

    .artı sizi tanımlayan ortak bir değer yok.siz nesiniz merak ediyorum.kurallarınız ne..yokk.ben sizde neyi nasıl eleştiricem.biri kendi keyfinde öbürü başka alemde.öbürü siyasetçi..ama bizim bir kimliğimiz var.ve bu yüzden en ufak bir kötülükde dahi eleştiriye maruz bırakılabiliyoruz.madem müslümansın niye böyle yapıyorsun..yok niye bunu ettin birde müslümanım diyorsun..yok şöyle yok böyle..geçiniz bu adam sıkıştırmaca oyunlarını.

    evet tekrarlıyorum başka şansımız yok.Allaha ya itaat edeceğiz,yada edeceğiz.ama şimdi ama yarın.ahiret günü diz çökmektense şimdi çökmek ve kurtarmak gerek..yinede şimdi zorlama yok..ama o gün zorla ona itaat edecez.mecburen olacak bu. artık tek tip mi dersin,iki tipmi bilemem ama.o gün tek tip olacak insan..Allahın yüceliğini kabul etmiş ve itaat etmiş insan.

    sevgiyle kalın..yinede tercih sizin..merak etmeyin..biz elimizden geldiğincede insanın duygularını anlamaya çalışıyoruz eksiğimiz olsada...

    YanıtlaSil
  30. yazilarinizi ilgiyle okuyorum.Anarsist bir muslumanim ve ilk defa kendi baktigim yerden dine bakan, "kendi rabbimle" ayni rabbe inandigini gorudgum birinin yazilarini okuyorum..Sagolunuz, var olunuz.

    YanıtlaSil