4 Ekim 2010 Pazartesi

DİNLE BEYAZ ADAM

Kâh dört kitabın manasından… Kâh Kerim Kitab’ın ortasından… Kâh İsa’nın hikmetinden… Kâh Musa’nın kelimesinden…  Kâh Ebu’l-Kasım’ın dilinden… Kâh Ebubekr’in sadakatinden… Kâh Ömer’in celadetinden… Kâh Ali’nin ilim kapısından…Kâh Ebuzer’in yalnız mezarından…


Çok seslendim, çok yazdım çizdim. Gece söyledim, gündüz söyledim.  Tek tek söyledim, topluca söyledim. Odalardan söyledim, damlardan bağırdım…


Bugün size “Samua yerlilerinin çadırından” sesleneceğim. Siz buna “Kızılderili irfanından” da diyebilirsiniz…


Evet, bugün Samoa’daki Tiavea’nın kabile reisi Tuiavii konuşacak.


Kendi yerli dilinde yazılan ve ardından Almancaya aktarılan ve Türkçeye “Göğü delen adam: Kabile reisi Tuiavii’nin konuşması” olarak çevrilen kitapçığın sayfalarında yapacağımız gezinti bakalım size de tanıdık gelecek mi?


***


Samoa’ya ilk misyoner bir yelkenliyle gelmişti. Yerliler bu beyaz yelkenliyi ufukta bir delik olarak gördüler, beyaz adamın içinden çıkıp kendilerine geldiği bir delik… O göğü delip gelmişti… Onun için ona Papalagi (göğü delen/beyaz adam) dediler…


Kabile reisi Tuiavii halkına işte bu beyaz adamı anlatıyor.


Dinle beyaz adam!


“Tanrı sevgidir diyerek geldiler, kardeşlerim…


Onun tanrısı kandırdı bizi, açıkça dolandırdı. Beyaz adam (papalagi) da kendi tanrısını kandırıp fiştekledi bizi, Büyük Ruh’un sözlerini kullanarak aldatması için.


Çünkü beyaz adamın gerçek tanrısı, kendisinin “para” (mamon!) adını takdığı “yuvarlak metal ve ağır kağıttan” başka bir şey değildir.


Sevginin tanrısından bahsetsen yüzünü buruşturur, güler. Senin düşüncenin yalınlığı ile alay eder. Ama pırıl pırıl bir “yuvarlak metal  ya da koca bir ağır kağıt” (çil çil altın deste deste para!) uzatsan, o an gözleri parlar ve dudakları arasından salyalar akar.


Onun sevgisi paradır, tanrısı paradır.


Onlar yani beyazların tümü uykularında bile bunu düşünürler. Öyleleri vardır ki ha bire “yuvarlak metal ve ağır kağıt” tutmaktan elleri kanca gibi olmuş, duruşları orman karıncasının bacakları gibi yamulmuştur. Kimileri vardır, para saymaktan gözleri körelmiştir. Para uğruna mutluluklarını, vicdanlarını yitirenler; gülmekten, onurundan, sevicinden, hatta karısından, çocuklarından olanı vardır. Çoğu sağlığını bile bunun uğruna feda eder.


Bunları giysilerin içinde ikiye katlanmış sert derilerin (cüzdan!) arasında taşırlar. Geceleri kimse almasın diye yastıklarının altına saklarlar. Her gün, her saat, her an onu düşünürler. Hepsi ama hepsi.  Çocukları bile! Analarından öğrendikleri, babalarından gördükleri budur.


Samonis’te (Almanya) bir taş aralığın içine girsen hemen şu sesi duyarsın: “Mark!” Bir an sonra yeniden “Mark!” Bu, parlak metal ve ağır kağıdın adıdır. Falani’de (Fransa) “Frank”, Peletania’da (İngiltere) “Şiling”, İtalya’da “Liret”. Mark, Frank, Şiling, Liret… Hepsi aynı kapıya çıkar. Hepsi de para demektir. Para, para… Beyaz adamın gerçek tanrısı yalnızca paradır.


Beyazların ülkesinde güneşin doğuşundan batışına kadar parasız hiçbir şey yapamazsın. Paran olmadı mı ne açlığını ne susuzluğunu giderebilirsin, ne de yatacak bir döşek bulabilirsin. Paran olmadığı için seni Fale pui pui’ye (cezaevi!) dedikleri yere atarlar ve kağıtlar (gazeteler!) senden söz eder. Hep para ödemek zorundasın. Yani yürüdüğün yol için, kulübeni (ev!) yaptırdığın yer için, gece yatacak döşek için, odanı aydınlatan ışık (elektrik!) için para vermek zorundasın. Güvercin avlamak, ırmağa gitmek için bile. İnsanların şarkı söyledikleri, dans edip eğlendikleri bir yere mi gideceksin, ya da kardeşinden bir öğüt mü isteyeceksin, bunun için de avuç dolusu “yuvarlak metal ve ağır kağıt” vermen gerekir…


Her yerde bir kardeşin (dilenci!) durup sana elini uzatır. Eğer içine bir şey koymazsan seni aşağılamaya ve azarlamaya hazırdır. İçten bir gülüş ve dostça bir bakış onu yumuşatmaya yetmez. Açıp ağzını bağırmaya başlar: “Sefil, serseri, soyguncu”! Bütün bunlar aşağı yukarı aynı anlama gelir ve bir insanın yapabileceği en büyük rezillikleri ifade eder…


Daha doğar doğmaz para ödemeye başlarsın. Öldüğünde de, öldüğün için ailen para ödemek zorunda kalır. Ayrıca bedenin toprağa verildiği için ve mezarına senin adına dikilen taş için de para ödemen gerekir…


Beyazların ülkesinde para vermeden herkesin yaralanabileceği tek şey buldum: Hava. Havanın da yalnızca unutulduğu için parasız olduğunu sanıyorum. Hani beyaz adamlardan birisi bu dediklerimi duysa, hemen hava için de “yuvarlak metal ve ağır kağıt” isteme kalkar. Çünkü beyaz adam (papalagi) para istemek için yeni yeni nedenler arayıp duruyor…


Bir çok beyaz adam, başkalarının kendisi için kazandığı paraları üst üste yığdıktan sonra bunları çok iyi korunan bir yere (banka!) getirir. Sonradan da üstene ekler durur. Günün birinde öyle bir an gelir ki kimsenin onun için çalışmasına gerek kalmaz. Çünkü parası tek başına onun için çalışır. Büyünün yardımı olmaksızın bunu nasıl gerçekleştirdiklerini öğrenemedim, ama gerçek bu. Beyaz adam köşesinde uyuklasa bile paraları bir ağacın yaprakları gibi durmadan çoğalır, sahibi de giderek daha fazla zenginleşir…


Şimdi, diyelim ki birinin çok parası var; hem öyle çok ki yüzlerce, binlerce kişi bu parayla işlerini yoluna koyabilir. Ama o, bu paradan zırnık koklatmaz. Oturur ağır kağıtların üstüne, kollarını da sarar yuvarlak metallere, gözlerini hırs ve zevk parıltılarıyla bakınır durur. “Bu kadar çok parayı ne yapacaksın” diye sorsan, “Bu dünyada giyinmekten, açlığını, susuzluğunu bastırmaktan başka ne istersin?” desen, söyleyecek söz bulamaz. Ya da “Daha çok istiyorum, daha çok, daha çok” der. Böylece sen de onu paranın hasta ettiğini, bütün duyularını ele geçirdiğini anlarsın…


Hastadır o, kaçıktır. Ruhunu “yuvarlak metal ve ağır kağıda” adamıştır. Hiçbir şeyle yetinmez, gözü doymak bilmez.  “Kimseye kötülük etmeden, haksızlık yapmadan geldiğim gibi göçüp gideyim şu dünyadan” diye düşünmez. Hiç aklına getirmez ki Büyük Ruh, kendisini yeryüzüne “yuvarlak metal ve ağır kağıt” ile getirmemiştir. Çok azı bu konuda kafa yorar. Çoğu hastalıklarına bağlı kalır. Yürekleri hiçbir zaman iyileşmez. Paranın sağladığı güçle mutlu olurlar. Tropik yağmur altındaki tembel meyveler gibi kibirle şişinip dururlar. Kendi bedenleri yağ bağlasın, gelişip serpilsin diye, kardeşlerinin en kötü işlere koşmasından zevk alırlar. Başkalarının gücünü sömürüp kendi işlerinde kullanmalarından ne başları ağrır, ne de uykuları kaçar. Bu paranın bir kısmını başkalarına verip onların işlerini kolaylaştırmak akıllarının ucundan bile geçmez…


Böylece beyaz adamların bir bölümü bütün pis ve ağır işleri yaparken, diğer bölümü de ya çok az çalışır, ya da hiç çalışmaz. Pis ve ağır işleri yapanların güneşin altında uzanıp yatmaya hiç hakları yoktur. Beyaz adamın dediğine göre, herkesin parası aynı miktarda olamayacağı gibi, güneşin altında da aynı zamanda yatamazmış. İşte, bu öğüde uyarak, para uğruna acımasız davranma hakkını elde eder beyaz adam. Eli paraya gitti mi yüreği sertleşir, kanı donar, yalan söyler, dürüst davranmaz, tehlikeli olur. Başkalarını kaç kez para uğruna öldürmüştür beyaz adam. Ya da onların zehirli sözlerle aklını çelerek soymuştur. Bu yüzden parası olan bir adamın gerçekten iyi birisi olup olmadığın bilemezsin. Servetinin nereden geldiğini bilmen mümkün değildir…


Buna karşılık zengin olan, kendisine gösterilen saygının gerçekten kendisine mi yoksa parasına mı olduğunu kestiremez. Aslında saygı gören parasıdır.  Bu yüzden çok sayıda “yuvarlak metal ve ağır kağıt” sahibi olmayanların neden utandığını, zenginlerin onları kıskanması gerekirken niye onların zenginlere özendiğini aklım almıyor.


Hiçbir papalagi (beyaz adam) parasız yapamaz, hiçbiri! Parayı sevmeyenle alay edilir. “Varlık-bol para demektir bu- mutluluk getirir” der beyaz adam.


Bizler beyaz adamın düşüncesine göre zavallı dilencileriz, kardeşlerim. Ama ben sizin gözlerinizi varlıklı efendinin gözleriyle karşılaştırdığımda, sizlerinki neşeyle, güçle, yaşamla, sağlıkla büyük bir ışık gibi parıldıyor. Onun ki ise sönük, solgun ve yorgun. Sizin gözlerinizdeki parıltıyı, yalnızca henüz konuşmayı beceremeyen çocuklarda gördüm orada.” (‘Yuvarlak metal ve ağır kağıda dair’  başlıklı bölüm, s. 35-43).


***


“Papalagi’nin (beyaz adam) son derece karışık kendine has bir düşünce tarzı vardır. Nasıl yaparım da bir şeyi “kendim” için kullanırım ve kullandığımın hakkı da “benim” olur diye düşünür. Bütün insanların yararını değil; bir tek kişinin yararını düşünür hep. Bu tek kişi de kendisidir.


Biri kalkıp dese ki “Bu kafa benimdir, benden başka kimsenin olamaz”, doğrudur, onundur gerçekten, kimse sesini çıkaramaz. Burada beyaz adama pak veririm. Ama o, bununla kalmayıp yalnızca kendi kulübesi (evi) önünde yetişti diye “Bu palmiye benimdir” diyebilir. Sanki onu yetiştiren kendisiymiş gibi. Oysa palmiye kesinlikle onun değildir, asla. Onu yerden çıkarıp bize uzatan Tanrı’nın elidir. Tanrı’nın bir çok eli vardır kardeşlerim. Her ağaç, her çiçek, her ot, her deniz, gökyüzü, gökyüzündeki bulutlar, bütün bunlar Tanrı’nın elleridir. Onlara tutunabiliriz, varlığına sevinebiliriz, ama kalkıp da “Tanrı’nın eli benim” diyemeyiz. İşte beyaz adamın yaptığı budur…


Bizim dilimizde “Lau” benim demektir, ama aynı zamanda senin demektir. Oysa beyaz adamın dilinde böyle aynı anda hem benim hem senin anlamına gelen tek bir söz bile yoktur. Benim olan yalnızca v e tek başıma bana, senin olan yalnızca ve tek başına sana aittir. Onun için beyaz adam (papalagi) kulübesinin (evinin) çevresindeki her şeye benim der. Bunlar üstüne onun dışında kimsenin hakkı yoktur. Bir beyaz adamın yanında bir şey görsen, diyelim ki meyve, bir ağaç, su, orman ya da toprak, hemen orada biri biter ve “Benim onlar” der. “Benim olana dokunmayacaksın sakın!” Ama diyelim ki dokundun, hemen bağırmaya başlar, sana hırsız der. Bu sözün anlamı çok kötüdür. Arkadaşları ve büyüm şefin yardımcıları (polis!) başına üşüşür, zincire vururlar ve seni Fale pui pui’ye (cezaevi!) atarlar. Ömür boyunca da hor görürler seni.


Birinin “benim” dediği şeye, başkasının dokunmaması için özel yasaları vardır. Hatta Avrupa’da bu yasaların çiğnenip çiğnenmediğini gözetmekten başka bir iş yapmayan insanlar (savcı, yargıç!) bile var. Beyaz adamın aldığı bir şeyi kimse ondan olmasın diye. Beyaz adam (papalagi) kendisini buna öyle inandırmıştır ki san o hak gerçekten kendisininmiş, sanki Tanrı bunun mülkiyetini bütün zamanlar için ona vermiş gibi, sanki palmiye gerçekten ona aitmiş, ya da ağaç, çiçek, deniz, gökyüzü, gökyüzündeki bulutlar ona aitmiş gibi…


Çokları utanmazca Tanrı’ya soyup soğana çevirirler. Başka bir yol bilmezler. Hatta kötü bir şey yaptıklarının farkında bile değillerdir. Çünkü hepsi düşünmeden ve utanmadan aynı şeyi yaparlar. Kimisi daha doğar doğmaz “benim” diyeceği şeyleri babasından alır. Ne derseniz deyin Tanrı’nın hiçbir şeyi kalmamış, insanlar her şeyini almışlar ve kendi “benim” ve “senin” leri haline getirmişler.


Birileri çıkıp daha fazla istediği için Tanrı güneşini bile herkese eşit dağıtamıyor. Bir çokları gölgede küskün ışıkları yakalamaya çalışırken, pek azı güzel ve büyük güneşli alanlarda oturuyor. Tanrı büyük evinde en yüce alii sili (egemen, lehu’l-mülk!)) olmadığından Tanrılığın keyfini bile süremez.  Beyaz adam “Her şey benim” diyerek tanımaz geliyor O’nu.


Doğru düşünseydi, elimizde sıkı sıkıya tutamadığımız hiçbir şeyin bizim olmadığını bilmesi gerekirdi. Aslında hiçbir şeyi sık sıkıya tutamadığımızı da. Tanrı’nın, bu büyük evini, herkes içinde kendine bir yer bulsun ve mutlu bir yaşam sürsün diye verdiğini de görebilirdi. Bu evin yeterince büyük olduğunu, herkesin payına bir lekecik de olsa güneş ışığı, bir tutam mutluluk düşeceğini, herkes için küçük bir palmiye gölgesi ve ayaklarını basabileceğini bir yer olduğunu görebilirdi. Tanrı nasıl olurda çocuklarından birini unutur? Ama yine de birçokları Tanrı’nın onlara bahşettiği topraklardan küçük bir parça edinmek için didinip durur.


Beyaz adam Tanrı’nın buyruklarına kulaklarını tıkayıp yerine kendi yasalarını geçirdiği için Tanrı da onun mülkleri üzerine bir sürü düşman salar. Onun “benim” dediği şeyi bozsun diye yağmuru ve sıcaklığı, ihtiyarlığı, ufalanmayı ve çürümeyi gönderir. Hazinelerinin üstüne ateşin gücünü ve fırtınaları yollar. Ama hepsinden öte beyaz adamın (papalagi) ruhuna korkuyu yerleştirir. Ele geçirdiği şeylerin korkusudur bu. Beyaz adamın uykusu hiçbir zaman derinleşemez. Gündüz topladıkları gece uçup gitmesin diye uyanık olmak zorundadır çünkü. “Benim” dediği şeyler nasıl da başına bela olur, onunla alay eder ve şöyle der: “Seni beni Tanrı’dan aldığın için ben de sana eziyet ediyorum, acı çektiriyorum.”


Ama Tanrı, beyaz adama korkudan daha beter bir ceza vermiş. “Benim” diyenlerle, benim diyeceği bir şeyi çok az olanlar yada hiç olmayanlar arasında sürüp giden bir savaş sarmış başına. Bu savaş çetindir ve sabah akşam durmak bilmez. Bu savaş herkese acı verir, yaşama sevincini kemirir. Sahip olanlar vermek zorundadır ama hiçbir şey vermek istemezler.  Sahip olamayanlar ise sahip olmak isterler ama hiçbir şey alamazlar. Üstelik bunların da ulvi savaşçılar oldukları söylenemez. Ya soyguna geç kalmışlardır, ya beceriksizdirler ya da ellerine fırsat geçmemiştir. Beyazların ülkesinde Her şeyi Tanrı’nın ellerine teslim etmeyi öneren bir çağrı hemen hemen hiç duyulmaz…


Ah kardeşlerim, bir Samoa köyünü içine alacak kadar kocaman bir kulübesi (evi!) olup da, bir yolcuya tek geceliğine bile çatısının altında yer vermeyen adam hakkında ne düşünürsünüz? Elinde koca bir hevenk muz olan, ama karşısında açlık çekip yakaran birine bir tane bile muz vermeyen adam hakkında ne düşünürsünüz? Gözlerinizdeki kızgınlığı, dudaklarınızdaki aşağılamayı görüyorum. Beyaz adam (papalagi) her saat bunu yapar. Yüzlerce döşeği olsa döşeksiz birisine bir tanesini bile vermez. Üstüne üstlük bir de döşeği olmadığı için karşısındakini suçlar, sitem eder. Kulübesi (evi) tavana kadar yiyecekle dolu olsa, ailesine yıllarca yetecek olsa b ile çıkıp yiyeceği olmayan, solgun ve aç birisini aramaz. Oysa aç ve solgun bir dolu papalagi (beyaz adam) vardır.


Palmiye olgunlaşınca meyvelerini ve yapraklarını döker. Beyaz adam ise, yapraklarını ve meyvelerini dökmek istemeyen palmiyeye gibi yaşar. “Bunlar benim, siz yiyemezsiniz!” Peki, o zaman palmiye yeni meyvelerini nasıl taşıyacak? Palmiyenin bilgeliği beyaz adamınınkinden kat kat yüksektir.


Bizim aramızda daha çok şeye sahip olanlar vardır.  Birçok döşeği ve domuzu olan kabil şefine saygı gösteririz. Ama saygımız yalnızca şefin kendisinedir, döşeklerine ve domuzlarına değil. Zaten onları alofa (bağış/infak!) olarak verenler bizleriz; sevgimizi göstermek, yiğitliğini/şerefini (kerem!) ve aklını övmek için. Ama beyaz adam kardeşlerinin döşeklerine ve domuzlarına saygı gösterir, yoksa onların yiğitliğiyle, aklıyla ilgilendiği yoktur. Döşeği ve domuzu olmayan kardeşin saygınlığı ya hiç yoktur ya da yok denecek kadar azdır.


Döşekler ve domuzlar yoksullara ve açlara kendi başına gidemediklerinden, beyaz adam onları kardeşlerine götürme gereği duymaz. Çünkü saygı gösterdiği kardeşi değil; döşeği ve domuzudur. Böyle olunca da onları kendine saklamayı yeğler. Kardeşine saygı gösterseydi, onlarla benim-senin kavgasına girmeseydi, ona döşek verir, benim dediklerini paylaşırdı.Onu gecenin karanlığında dışarıda bırakmaktansa döşeğini onunla paylaşırdı.


Ama beyaz adam, Tanrı’nın palmiyeyi, muzu, leziz kulkas köklerini, ormanın bütün kuşlarını, denizin bütün balıklarını hepimiz sevinelim, mutlu olalım diye verdiğini bilmiyor. Diğerleri açlık ve yokluk çekerken, sadece bir kaçımız yararlanalım diye vermediğini bilmiyor. Tanrı birisine fazla vermişse, o kişi meyveler elinde çürümesin diye ondan kardeşine vermelidir. Tanrı bütün insanlara ellerini uzatır. O, birinin diğerinden daha fazla şeye sahip olmasını istemez. Birinin “Ben güneşte yatacağım, senin yerin gölge” demesini istemez.  Hepimizin yeri güneşin altıdır…


Tanrı’nın her şeyi adaletli elinde tuttuğu yerde ne kavga olur ne de yokluk. Hilekâr beyaz adam, hiçbir şeyin Tanrı’ya ait olmadığı mavalını bize yutturmaya çalışır. “Elinde tuttuğun her şey senindir” der. Bu tür saçma sözlere kulak tıkayın ve vicdanınıza sıkı sıkıya sarılın. Her şey Tanrı’nındır!” (“Papalagi Tanrı’yı yoksullaştırmış” başlıklı bölüm, s. 58-64).


***


Ey Samoa yerlilerinin bilgesi Tuiavii!


Işığını gördüm, mesajını aldım.


Her an bir iş ve oluşta olana yemin olsun ki, insanoğluna ilham ederek, perde gerisinden ve elçi seçip vahy ederek her daim seslenene yemin olsun ki tanıdım.


İspanyol iç savaşındaki anarşist kadınların mücadelesini anlatan Libertarias filmindeki son sahne gibi tanıdım.


Orada da kiliseden ayrılarak anarşist kadınlara katılan bir rahibe, askerlerce kendisi gibi tecavüze uğrayan, üstelik de boğazı kesilen ve ölmek üzere olan arkadaşının üzerine kapanıp hıçkıra hıçkıra ağlar. Anarşist isyanı, rahibelikten gelen kültür ile birleşince dinlerdeki “cennet” ülküsü şahane bir tanıma kavuşur ve film öyle biter:


“Tanrı’nın hükümranlığının süreceği zamanlarda… Bir gün bu dünya artık “dünya” diye anılmayacak. O artık “özgürlük” diye anılacak. O gün insanları sömürenler ebedi karanlığa mahkum olacaklar. Ve ağlayarak dişlerini gıcırdatacaklar. Ve cennetin melekleri tâ yukarılarda her zamankinden daha mavi ve daha parlak olan özgürlük yıldızına bakarak keyif içinde şarkı söyleyecekler. Çünkü orada barışın ve adaletin hükümranlığı sürecek. Çünkü orası ebedi “cennet” olacak ve artık ölüm olmayacak…”


Bu sesin zamanı ve mekanı yok. Kâh Samoa yerlilerinden, kâh Kızılderili irfanından, kâh palmiye, kâh zeytin, kâh incir ağaçlarının altından, kâh Tur-i Sina’dan, kâh Beled-i Emin’den gelir. Kâh anarşist kadınların rahibesinde hıçkırıklarından yayılır.


Hepsi aynı kandilin ışığıdır.


Hep aynı şeyi söylerler.


Tanırsınız onu; babanızı tanıdığınız gibi tanırsınız.


Dinle beyaz adam!


Onu bir tek sen tanıyamıyorsun.


Gözlerindeki ve kulaklarındaki perdeyi kaldır.


Sağır, kör ve dilsiz olmaktan kurtul.


Belki o zaman anlarsın “beyaz adam.”


(Tavsiye kitap: Göğü Delen Adam;  çev. Levent Tayla, Ayrıntı, 7. basım, İst. 2010).


(Tavsiye film: Libertarias; yön. Vicente Aranda, İspanya, 1997)


recepihsan@gmail.com


ihsaneliacik.org

33 yorum:

  1. Serhat Hocazade4 Ekim 2010 23:56

    "beyaz adam geldiğinde elinde incili,
    bizimse topraklarımız vardı,
    birlikte kiliseler inşa ettik.
    sonra beyaz adam gözümüzü kapatıp,
    tanrı'ya hep birlikte dua etmemizi söyledi.
    gözümüzü açtığımızda, elimizde incil vardı,
    topraklarımızsa artık beyaz adamındı."

    "İman etmeyenlere söyle:"elinizden ne geliyorsa yapın, ama bilin ki bizde elimizden geleni yapacağız.
    Bekleyin bakalım, Biz de bekliyoruz..."
    HUD:121-122

    YanıtlaSil
  2. bence tuavii ile o rahibenin meydan okudukları
    isyan ettikleri sömürü düzeni çok farklı olsa gerek.
    üniversitede başımı açmaya zorlandığım yıl
    braveheart ı izlemiş
    ordaki direnişi görünce hıçkıra hıçkıra ağlamış ve kendimden utanmıştım.
    neyseki yıllar sonra spartalı filminde aynı meydan okuyuşu gördüğümde
    mesleğini bırakmış bir tövbekardım....
    demek istediğim sömürü illa ekonomik anlamda olmuyor..
    isyanı hep fakirleştirilenler yapmıyor...
    insanlar yalnızca parasal anlamda köle olmuyor...
    ''yetti artık''dedirtenler asıl sömürüyü yüreklere yapıyor..
    vicdanların açlığı midelerin açlığından daha beter oluyor..
    sırtı pek Rashel o buldozerin altına bu açlıkla atlıyor..
    ve okuyucular biraz da bu açlıkların giderilmesine
    yönelik yazılar görmek istiyor.
    çünki kuran yürekler yalnızca Allahla mutmain olur diyor.
    (bu çağrı başladıysa Nuhun nidasıyla
    çok kalmaz dönüşür onun bedduasına
    inşallah makbul olur da HAK katında
    kalmaz yeryüzünde beyaz adamlardan deyyara...)

    YanıtlaSil
  3. çok güzeldi allah razı olsun .

    YanıtlaSil
  4. Orhan Albayrak5 Ekim 2010 01:23

    ama beyaz adam artık duyma ve görme hislerini tamamen kaybetmiştir.hiçbir ışıga geçit vermez.çünkü artık onun içi siyah olmuştur.

    YanıtlaSil
  5. Bu sesi duymak, tanımak ne güzel.
    Başka bir yazınızın son cümlelerindeki gibi:
    Ümmül Kitap birdir
    Tüm öksüzlere yavrum diye seslenir.

    Allah razı olsun.

    YanıtlaSil
  6. '' hakimiyyet Hakk'ındır'' yazdım arabamın arkasına.. polis ceza kesince de iyice kin belledim küfür düzenine!
    şimdi anlıyor musun ucuz şeriatçi asıl meseleyi! NasıL vereceksin onları geri: adeta yapışıp kaldığın, hergün hamdele çekerek şükrünü eda ettiğini sandığın bunca şeyi, yani güya Allah'ın sana lutfu sandığın NiMeTi ?

    YanıtlaSil
  7. Gökalp Öztürk5 Ekim 2010 04:10

    Büyüh Ruh (Allah)'dan gelen o sonsuz ve tek ışığı anlayıp yaşayabilmek.. Hakk (Gerçek) her zaman tek'dir.. Harika bir yazı.. Bu güzel yazıya ek olarak aklıma gelen bir şarkı sözünü paylaşmak istedim; Böylece sevgili Barış Manço ağabeyimizi rahmetle anmış olalım..

    "Hemşerim memleket nire?"

    "Kendimi bildim bileli yollarda tükettim koskoca bir ömrü
    Bir uçtan bir uca gezdim şu fani dünyayı
    Okumuşu, cahili, yoksulu, zengini hiç farkı yok hepsi aynı
    Sonunda bende anladım hanyayı Konya'yı

    Sanki insanlık pazara çıkmış ekmek aslanın ağzında
    Bir sıcak çorba içermisin diyen yok
    Dört duvarı ören çatısını kapatıp içten kilitlemiş kapıyı
    Bir döşekte sana serelim buyur diyen yok

    Tek bir soru hemşerim memleket nire?
    Bu dünya benim memleket
    Hayır anlamadın hemşerim esas memleket nire
    Bu dünya benim memleket
    Tövbe, tövbe, tövbe

    Kardeşlik ve eşitlik üzerine uzun uzun nutuklar çekip
    Niye senin derin benden koyu diye soran çok
    Kaşının altında gözün var diye silahlanıp ölüme koşarken
    Kalan dul ve yetim ne yer ne içer diye soran yok

    Barış garibim bulamadı çözümü oturdu etti bunca sözü
    Gelin hepberaber anlaşalım diyen yok
    Zaten paramparça bölünmüş ve yaşanmaz olmuş dünyamız
    Daha fazla kesip bölmeye hiç gerek yok

    Tek bir soru hemşerim memleket nire?
    Dedim ya yahu bu dünya benim memleket
    Hayır anlamadın hemşerim esas memleket nire
    Bu dünya benim memleket
    Tövbe, tövbe, tövbe "

    YanıtlaSil
  8. şuayip kılıç5 Ekim 2010 11:29

    belkide bizlerde beyaz adamı kurtarmak için mücadele etmemiz gerek beyaz adamın düşdüğü bu aşağların aşağsından çıkarmamız gerek onlara acımak gerek bir koyunun kasabına acıması gibi. belki onlar bizim cellatlarımız ola bilir, ama benim liderim ve önderimin dediği gibi bilmiyorlar yarabi .

    YanıtlaSil
  9. hocam derinliğinize hayranım dünyaya hayata bakış açınız çok geniş sizi okudukça kur an ın evrensel mesajını daha iyi anlıyorum kur an ın bütün toplumlara nasıl farklı ama aynı ruhu üflediğini görüyorum selam ve dua ile

    YanıtlaSil
  10. Niyazi Balin5 Ekim 2010 21:44

    İnsanlık tarih boyunca doğal yaşam koşullarını aşmaya çalışmıştır. Bunu yaparken yapay diye bilinen bilim ve teknolojiyi yaratmıştır. Eğer bunun kötü bir şey olduğunu düşünüyorsanız çevrenizde Avusturalya yerlilerinden olan aborijin hayat tarzını geliştirin.O zaman ne vahye ne ilhama ne ilme ve ne de hikmete geeksinim duymadan yaşayabilirsiniz. Tabii bunu beğeniyor ve istiyorsanız.

    YanıtlaSil
  11. cuma özusan6 Ekim 2010 17:52

    Sizi çok iyi anlıyorum. Temiz kalpli ve iyi niyetlisiniz. İnsanların dertleri ve sıkıntıları sizin dertleriniz ve sıkıntılarınızdır. Bunu takdir ediyor ve sizi yürekten kutluyorum. Fakat bilmelisiniz ki çare sebebe göredir. Bu bozukluğu meydana getiren sebepleri bilip onları ortadan kaldırmaya çalışmalıyız. Tarihte meydana gelen bütün değişiklikler zamana göre davranmakla olmuştur. Tekniğin icat ettiği oyuncakları her kes kullanıyor. Bütün ileri ve geri kamış ülkeler kullanıyor. Afgan dağlarındaki Taliban bile. Ellerinde bilgisayarlar mücadele ediyorlar. Siz bile mesajlarınızı bununla vermiyor musunuz? Biz Batılı dünyanın adeta mahkûmuyuz. O ne icat etmişse bize satıyor ve biz de kullanıyoruz. Bizim icat ettiğimiz ve keşfettiğimiz bir şey var mı? Ne fikir alanında ne teknik alanda bir icadımız yok. Hayatı değiştirme gücümüz yok. Sizin yaptığınız bu eleştirilerin daha sert olanlarını zaten Batılı yazarlar ve düşünürler kendi toplumlarına yapmışlar ve yapıyorlar. Fakat bunu kimse etkilenmiyor, kulak ardı ediyorlar. Kulaklar sağır olmuş. Düzelme sanıyorum ki yine oradan başlamalıdır. Ki orayı taklit edenler o zaman düzelmeye başlar.Selamlar.

    YanıtlaSil
  12. cuma özusan6 Ekim 2010 17:52

    İhsan bey kardeşim,
    Çok güzel şeyler nakletmişsin. Hepsi de edebi ve beliğ şeyler. Hepsi de ideal bir yaşamı anlatıyor. Keşke bunlar olabilse. Ama ne yazık ki geriye dönüş yok. Biz de eğer geriye dönebilseydik bunlar mümkün olabilirdi. Hayale ve romantizme sığınamayız. Etrafımızdaki gerçekler ortada durdukça bunlara karşı ne yapacağımızı düşünmeliyiz. Cemiyetin alt yapısını değiştirmek lazım… İnsanlar artık köylerde ve yabanda yaşamıyor, avcılık ve çobanlıkla geçinmiyor. Kalabalık şehirlerde yorucu, zahmetli ve ruhu boğucu bir hayatın hay u huyu içinde ve kendini anlamadan yaşıyor. Bir sele kapılmış gidiyor. Bunu durdurmak mümkün mü? İnsanın yaşam tarzı değişmeden değerleri, idealleri ve fikirleri değişmez. İnsanların medeniyetin getirdiği nimetlerden vazgeçmesi düşünülemez. Otomobilden, bilgisayardan, uçaktan, elektrikten vazgeçilemez. “Uygarlık nevrozların kaçınılmaz sebebidir, uygarlık ilerledikçe insanın nevrozları artacaktır” diyor Freud.

    YanıtlaSil
  13. Serhat Hocazade7 Ekim 2010 01:21

    Yani ne yapmalı? İslami tebaadan bir hareket bir sanayi devrimi mi beklenmeli? Batının yaptığını ahlak çerçevesinde Müslümanlar yeniden, baştan mı yaşamalı?. Yazdıklarınız ilgimi çekti yararlanıyorum,sağolun.

    YanıtlaSil
  14. Kuran ı kerimde neden ALEMLERİN RABBİ dendiğini,bu yazı ile anladım.Biz müslümanlardaki bir yanlış da sanırım Rabbimizi sadece kendimize has kıldık,bizim dedik,çok büyük bir hata.Sahiplendik,kendimizi de özel kıldık adeta....Tüm ezberleri bozup, yeniden iman etmeli,Önce kuvvetli bir Laaaaa demeli.Ey iman edenler iman edin diye haykırmalı.

    YanıtlaSil
  15. Selam olsun.

    Kolay gelsin.

    YanıtlaSil
  16. "Ey Samoa yerlilerinin bilgesi Tuiavii!

    Işığını gördüm, mesajını aldım.

    Her an bir iş ve oluşta olana yemin olsun ki, insanoğluna ilham ederek, perde gerisinden ve elçi seçip vahy ederek her daim seslenene yemin olsun ki tanıdım."

    Bende tanıdım şükürler olsun. Enfus deki elçi afaktakini tanımakta zorlanmıyor.

    YanıtlaSil
  17. S.Yıldırım Saygı12 Ekim 2010 04:29

    Fethullah Gülen (Web Sitesinden alıntı)
    21.07.2007


    Eşitlik anlayışı

    Zenginden alıp fakire vermek, esasen eşitlik getirmez; aksine kabiliyetlerin körelmesine, çalışma arzusunun sönmesine, üretimin düşmesine ve sevgi, saygı, itaat ve şefkat gibi güzel duyguların ölmesine yol açar. Neticede şahsın eline bir şey geçmeyecek veya geçen miktar da elinden alınacaksa, o zaman sermaye için kim çalışır ve kim ter döker? Bunun içindir ki, komünist blok, ferdî mülkiyeti tanımaya mecbur kalmış ve sistemlerinin temel taşını kendi elleriyle parçalamıştır. O hâlde, zenginin malını zorla elinden almak çare değildir. Belki çare, onun kalbini kazanıp vermeye hazırlamak ve böylece ona insanî bir duygu kazandırmaktır.

    Ticaret ahlâkına riayet edip çalışan ve böylece meşrû yoldan servet sahibi olan bir insanın malını elinden alıp, kahvehane köşelerinde çene çalmakla vakit öldüren bir tembele vermek acaba adalet midir? Böyle bir davranış, cemiyetin bir kısmını mağdur ederken, diğer kısmını da sadece başkasının sırtından geçinen asalak bir zümre hâline getirmez mi? Böyle bir adalet teklif edenler, elinden malı zorla alınıp fakire verilen insanlarla, asalak hâline getirilmiş fakirler arasında meydana gelmesi muhakkak kin ve düşmanlığı acaba ne ile izale edecekler?

    Ve işte İslâm, Allah korkusunun nezaretinde hem sermayeye, hem de emeğe gereken önemi vermiş ve serveti zenginlerin elinde dönüp dolaşan bir "devlet"[2] olmaktan çıkarıp, sadaka, zekât ve karz-ı hasen köprüsüyle fakir...

    YanıtlaSil
  18. S.Yıldırım Saygı12 Ekim 2010 04:45

    (devam) tabakayı besleyici musluklar ve oluklar tesis ederek, servetin akışını sağlamıştır. Ayrıca İslâm, bir yandan faiz, karaborsa ve spekülâtif kazanç gibi meşrû olmayan yollarla fakirin ezilmesinin önüne geçerken, diğer yandan "Çalıştırdığınız kişinin ücretini daha alnının teri kurumadan verin."[3] diye fermanda bulunmuştur. Evet, İslâm bir taraftan bu tedbirleri alırken, diğer taraftan da hasır üzerinde yaşayarak hayatını sürdüren Nebi'sinin bu örnek davranışıyla fakirliğin ahiret için ne demek olduğu dersini vermiştir. Bu sayede yukarıdan şefkat ve merhamet, aşağıdan ise hürmet ve itaatin söz konusu olduğu bir cemiyet teşekkül etmiş ve bütün bir toplum huzura kavuşmuştur. İslâm tarihi, bu türlü duygu ve düşüncelerin ve akılları ve kalbleri teshîr eden ilâhî kaidelerin pratiğe dökülüşünün en güzel endam aynasıdır. İnanıyorum ki, onu bu perspektiften okuyup değerlendirme, günümüz insanına pek çok şey kazandıracak ve içtimaî tıkanmaları bertaraf etmenin en müessir yolunu bulmada onun elinden tutacaktır.
    ************************************************************
    İhsan Bey'in düşünce ve görüşlerine aynen katılıyorum.

    Ayrıca,"Neden insanların bir kısmı zengin, diğer bir kısmı fakir" sorusunun cevabını ararken görüp okuduğum yukarıdaki alıntı hakkında, İhsan Bey ve diğer arkadaşların görüşlerini öğrenmek isterim. Yazının tamamı bu adresten bulnup okunabilir. http://tr.fgulen.com/content/view/580/152/

    YanıtlaSil
  19. Yıldırım Bey, alıntıladığınız bölümü dikkatle okudum ve düşündüm:

    ‘’ …zenginin malını zorla elinden almak çare değildir. Belki çare, onun kalbini kazanıp vermeye hazırlamak ve böylece ona insanî bir duygu kazandırmaktır… meşrû yoldan servet sahibi olan bir insanın malını elinden alıp, kahvehane köşelerinde çene çalmakla vakit öldüren bir tembele vermek acaba adalet midir?..’’

    Bunlar doğru sözler gibi görünüyor. Zorla mal mülk alınınca nefret ve kin oluşur. İkna etmek tabii ki en iyisi. Ama hangi zengin Hz.Muhammed gibi yaşamaya ikna olacak ki? (Varsa öyle biri bilelim de baş tacı edelim.)

    (Komünizm de kendi zengin ve ayrıcılıklı sınıfını yarattığı için çökmedi mi zaten.)

    Dolayısıyla, bu düşünceler temelde psikolojik olarak doğru gibi gelen mantıklı görünen, ama sosyolojik ve ekonomik olarak yanlış sağ liberal düşünceler. İsveç sağı tam da bu söylemle kazandı seçimleri. Alt sınıf ise giderek daha çok ağlıyor orada da…

    Alıntıya devam:

    ‘’…Böyle bir davranış, cemiyetin bir kısmını mağdur ederken, diğer kısmını da sadece başkasının sırtından geçinen asalak bir zümre hâline getirmez mi? Böyle bir adalet teklif edenler, elinden malı zorla alınıp fakire verilen insanlarla, asalak hâline getirilmiş fakirler arasında meydana gelmesi muhakkak kin ve düşmanlığı acaba ne ile izale edecekler?...’’

    Burası da mantıklı gibi ‘’görünüyor’’. Ama o ''zengin'' cemiyetin niye mağdur olacağını anlayamadım. Malının tamamı elinden alınmayacak ya…

    YanıtlaSil
  20. Sonuç olarak bu sözler vahşi kapitalizmin, zekice kurgulanmış, teoride doğru görünen ama pratikte insanlıktan yoksun uygulamalara yol açan argümanları.

    Haber var gazetelerde, yüz dairesi olan çok zengin bir çift öldürülmüş…. Bu da zenginliğin bir yerde toplanmasının getirdiği kin ve düşmanlık değil de ne?...

    Üstelik, Hocaefendi’nin eleştirdiği yöntem hiç denenmemiş ki...

    Dünyanın her yerinde tam tersi bir durumun, yani fakirlerden alınıp zenginlere verilmesinin yarattığı kin ve düşmanlığı yaşıyoruz.

    Korku toplumunu yaratan zaten kapitalistler değil mi? Sayıca çok az olan zenginler, bir gün tüm açlar ayaklanıp da kendilerini mahvetmesin diye toplar, tanklar üretiyorlar, kale kapılarının ardına gizleniyorlar, baskı rejimleri kuruyorlar.

    Dünyanın en zengin kaynaklarına sahip ülkesinin kralının dünyanın en zengin kralı olması, ama aynı ülkenin halkının ise dünyanın en fakir halkı olması bir tesadüf mü mesela. O kralın serveti halkına dağıtılsa ''zavallı kral mağdur oldu'' mu diyecekler acaba?

    Neyse:

    Bence günümüz için çözüm; sağlam bir sosyal devlet. Zenginin vergisinin daha çok ve kontrollü olduğu ve o vergilerle bir tek bile açın ve açığın kalmadığı, herkesin -tembel olsun olmasın- temel ihtiyaçlarının karşılandığı bir sistem.

    YanıtlaSil
  21. erden özdil14 Ekim 2010 00:26

    “Lau” kelimesi hem benim hem senin anlamında imiş ne ilginç
    "beyaz adamın dilinde böyle aynı anda hem benim hem senin anlamına gelen tek bir söz bile yoktur." Bu yazıyı özetleyen söz bana göre bu cümle .Çok beğendim bu alıntılı yazıyı elinize sağlık.

    YanıtlaSil
  22. cuma özusan14 Ekim 2010 04:37

    Bilmem okudunuz mu psikolog Erich Fromm batının kapitalist sitemini en iyi bilen ve eleşitirenlerden biridir. O diyor ki her insanın yaşaması için zaruri olan ihtiyaçları garanti altına alınmalıdır. Buna garantili gelir diyor. Bunları da ekmek, süt, ulaşım, eğitim ve sağlık olarak beş kategoriye ayırıyor. Bunlar devlet tarafından her vatandaşa tahsis edilecektir. Bunun insanları tembelliğe sürükleyeceği düşüncesine de şöyle karşılık verşiyor. Mutlak tembelliği benimsyip devletin verdiği en az şartlarla yaşamayı kabul edecek adamlar azdır. İnsan tabiatı tembelliğe müsait değildir. Çalışmadan edemez., mutlaka daha fazsını isteyecek ve bunun için çalışacaktır. Ayrıca bu yazarın üzerinde en çok durduğu husus insanların kendi işlerinin olmasını kolaylaştırmak, işçi iseler onları işin denetimine katmaktır. Böylece moralleri ve kişilikleri gelişecek, daha üretici olacaklardır. Selamlar.

    YanıtlaSil
  23. cuma özusan14 Ekim 2010 04:54

    İnsanlara işin sadece maddi yönden ibaret olmadığı anlatılmalıdır. Ne yazık ki dünyevilik ve materyalizm yaygınlaştığından beri hangi sosyal, siyasal ve dinsel konu açılsa hep maddi ihtiyaçlar ele alınıyor. Bakınız en dindar siyasetçilerin bile söylemlerinde yalnız her kese çok para vermeyi ifade eden şeyler var. Biz gelirsek siz şunu şunu vereceğiz. diyorlar. Bu kısır ve kör bir sokaktır. .Hem ezen hem ezilen, hem mahrum hem mağrur her şeyi maddeden ibaret gördüğünde dert derman olmaz. Her kesin kafasına daha insani yaşama ideali sokulmalı. İnsan olmanın gereği sokulmalı. Seküler, maddi, materyalist, dünyevi bir anlayışla sorunları halletmek mümkün değil. İdare eden ve edilen güzel yaşama idealini benimsemeli. Refah içindekiler rahat mıdırlar sanki. Bütün haksızlıklar, zulümler ve dengesizlikler hayatı sadece maddi yönden görmekten gelmektedir.Selamlar.

    YanıtlaSil
  24. ihsan eliaçık, güzel ve süslü cümleler kurarak yeni bir söylem etrafında tutunma çabası gösteriyor, ama artık bu metodun modası geçti. gerçek bir alim ve düşünce adamı fikir ve düşünceleriyle bir gelenek oluşturur ve yüzyıllarca takip edilir. kitapların arasından süslü cümleler kurup okuyucunun hoşnutluğunu kazanmak, derin bir nefis problemi ile karşı karşıya bırakır insanı. ben böyle düşünüyorum.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. olmamis , bir daha dene dusun

      Sil
  25. sn eliaçık elinize sağlık yolunuz açık olsun.dilek bacı cuma kardeş yorumlarınıza katılıyor ve destekliyorum.rabbim doğrudan ayırmasın

    YanıtlaSil
  26. İHSAN BEY LÜTFEN OKUYUN
    "lekum dinikum veliye din " sdkhlzm. ihsan bey. sadece düşün ve enam süresi 137 . ayeti al karşına ve iyi düşün siyah adam...

    "Yine bunun gibi, Allah'a ortak koşanların çoğuna, koştukları ortaklar, çocuklarını öldürmelerini güzel gösterdi ki; onları helake sürüklesinler ve dinlerini karıştırıp onları yanıltsınlar. Eğer Rabbin dileseydi bunu yapamazlardı. Artık sen onları uydurdukları ile baş başa bırak". sdkhlzm...
    dinleri karıştırıp çocukların ölümüne sebep olma.. lütfen... Rabbim sizi hidayete erdirsin

    YanıtlaSil
  27. Önce inanacaksın.
    La ilahe illaallah ve lehül mülk.
    Gerisi beyaz adamın düşüncesine girer.
    onalrada "Leküm diniküm veliyedin" deriz.
    Sevgilerimle...

    YanıtlaSil
  28. Yasin Tahtalı24 Ekim 2010 02:30

    İhsan Hocam İslam'ı tekrar yerine oturtuyor. olması gerekeni. saklanananı, hep düşünmüşümdür bütün ilahi olarak kabul ettiğimiz ve ilahi olmayan (buda, konfüçyüs, kızılderili öğretileri, v.b.) öğretiler esasında vicdan sahibi, ahlak sahibi, ehil insanın hayır diyemiyeceği argümanları ve öğretileri fazlasıyla barındırır. ama ya kişinin insiyatifine bırakır, (esasında bırakmaz, net olarak istikameti gösterir), veya insanlar kendilerini meşru gösterecek emareleri bulur, veya kendisine göre yontar. işin özü şunu düşünmüşümdür, marksist öğretinin kendinden önceki bütün dinsel öğretileri tamamladığını düşünmüşümdür, özü itibatıyla eşitlik ve özgürlük meselesini kişinin bireysel insiyatifinden alarak, belli kurumsal yapılarıyla kaçınılmaz olarak insana sunar, mevcut pratiklere göre ciddi eleştirler getirebilirsiniz. ama kendini en son marksisizmde bulmuş biri olarak şunu net olarak söyleyebilirim, kim bugün islam'a inandığını söylüyorsa o kişinin marksizme inanması gerekir... ve iddaa ediyorum marksizm dışlayan birinin inancından şüphe ederim...

    YanıtlaSil
  29. hocam ne demek istediğinizi tam anlayamadım? açarmısnız biraz

    YanıtlaSil
  30. Hasan Ellialtı28 Ekim 2010 16:25

    " Bence günümüz için çözüm; sağlam bir sosyal devlet. Zenginin vergisinin daha çok ve kontrollü olduğu ve o vergilerle bir tek bile açın ve açığın kalmadığı, herkesin -tembel olsun olmasın- temel ihtiyaçlarının karşılandığı bir sistem. "

    Bu söylediklerinize tamamen katılıyorum.

    YanıtlaSil
  31. ihsan hocam. yazılarınızı okuyoruz. yararlanıyoruz.ayrıca size sorulacak özel sorular için mail adresinizi de öğrenebilirmiyiz...selamlar.

    YanıtlaSil
  32. mahmut yılmaz1 Ocak 2011 20:33

    her halukarda zenci veya yerli olmayı yeğlerim.ALLAH(cc) bizleri anladığımız manada Beyazlardan etmesin. MADUR EDEN,EZEN,ÇALAN,ZULMEDEN BEYAZ OLMAKTANSA ,MADUR EDİLEN,HAKKI YENEN,EZİLEN YERLİ VEYA ZENCİ OLMAYI YEĞLERİM. nasıl olsa hak yerini bulacak,garibanların,gözü yaşlıların hesabını soracak bir HAK var. ihsan hocama sevgi ve muhabbetlerimi sunar,takipçilerinide selamlarım.yerinizden ayrılmayın,zira yeriniz gerçekten güzel.

    YanıtlaSil