Kâh dört kitabın manasından… Kâh Kerim Kitab’ın ortasından… Kâh İsa’nın hikmetinden… Kâh Musa’nın kelimesinden…  Kâh Ebu’l-Kasım’ın dilinden… Kâh Ebubekr’in sadakatinden… Kâh Ömer’in celadetinden… Kâh Ali’nin ilim kapısından…Kâh Ebuzer’in yalnız mezarından…


Çok seslendim, çok yazdım çizdim. Gece söyledim, gündüz söyledim.  Tek tek söyledim, topluca söyledim. Odalardan söyledim, damlardan bağırdım…


Bugün size “Samua yerlilerinin çadırından” sesleneceğim. Siz buna “Kızılderili irfanından” da diyebilirsiniz…


Evet, bugün Samoa’daki Tiavea’nın kabile reisi Tuiavii konuşacak.


Kendi yerli dilinde yazılan ve ardından Almancaya aktarılan ve Türkçeye “Göğü delen adam: Kabile reisi Tuiavii’nin konuşması” olarak çevrilen kitapçığın sayfalarında yapacağımız gezinti bakalım size de tanıdık gelecek mi?


***


Samoa’ya ilk misyoner bir yelkenliyle gelmişti. Yerliler bu beyaz yelkenliyi ufukta bir delik olarak gördüler, beyaz adamın içinden çıkıp kendilerine geldiği bir delik… O göğü delip gelmişti… Onun için ona Papalagi (göğü delen/beyaz adam) dediler…


Kabile reisi Tuiavii halkına işte bu beyaz adamı anlatıyor.


Dinle beyaz adam!


“Tanrı sevgidir diyerek geldiler, kardeşlerim…


Onun tanrısı kandırdı bizi, açıkça dolandırdı. Beyaz adam (papalagi) da kendi tanrısını kandırıp fiştekledi bizi, Büyük Ruh’un sözlerini kullanarak aldatması için.


Çünkü beyaz adamın gerçek tanrısı, kendisinin “para” (mamon!) adını takdığı “yuvarlak metal ve ağır kağıttan” başka bir şey değildir.


Sevginin tanrısından bahsetsen yüzünü buruşturur, güler. Senin düşüncenin yalınlığı ile alay eder. Ama pırıl pırıl bir “yuvarlak metal  ya da koca bir ağır kağıt” (çil çil altın deste deste para!) uzatsan, o an gözleri parlar ve dudakları arasından salyalar akar.


Onun sevgisi paradır, tanrısı paradır.


Onlar yani beyazların tümü uykularında bile bunu düşünürler. Öyleleri vardır ki ha bire “yuvarlak metal ve ağır kağıt” tutmaktan elleri kanca gibi olmuş, duruşları orman karıncasının bacakları gibi yamulmuştur. Kimileri vardır, para saymaktan gözleri körelmiştir. Para uğruna mutluluklarını, vicdanlarını yitirenler; gülmekten, onurundan, sevicinden, hatta karısından, çocuklarından olanı vardır. Çoğu sağlığını bile bunun uğruna feda eder.


Bunları giysilerin içinde ikiye katlanmış sert derilerin (cüzdan!) arasında taşırlar. Geceleri kimse almasın diye yastıklarının altına saklarlar. Her gün, her saat, her an onu düşünürler. Hepsi ama hepsi.  Çocukları bile! Analarından öğrendikleri, babalarından gördükleri budur.


Samonis’te (Almanya) bir taş aralığın içine girsen hemen şu sesi duyarsın: “Mark!” Bir an sonra yeniden “Mark!” Bu, parlak metal ve ağır kağıdın adıdır. Falani’de (Fransa) “Frank”, Peletania’da (İngiltere) “Şiling”, İtalya’da “Liret”. Mark, Frank, Şiling, Liret… Hepsi aynı kapıya çıkar. Hepsi de para demektir. Para, para… Beyaz adamın gerçek tanrısı yalnızca paradır.


Beyazların ülkesinde güneşin doğuşundan batışına kadar parasız hiçbir şey yapamazsın. Paran olmadı mı ne açlığını ne susuzluğunu giderebilirsin, ne de yatacak bir döşek bulabilirsin. Paran olmadığı için seni Fale pui pui’ye (cezaevi!) dedikleri yere atarlar ve kağıtlar (gazeteler!) senden söz eder. Hep para ödemek zorundasın. Yani yürüdüğün yol için, kulübeni (ev!) yaptırdığın yer için, gece yatacak döşek için, odanı aydınlatan ışık (elektrik!) için para vermek zorundasın. Güvercin avlamak, ırmağa gitmek için bile. İnsanların şarkı söyledikleri, dans edip eğlendikleri bir yere mi gideceksin, ya da kardeşinden bir öğüt mü isteyeceksin, bunun için de avuç dolusu “yuvarlak metal ve ağır kağıt” vermen gerekir…


Her yerde bir kardeşin (dilenci!) durup sana elini uzatır. Eğer içine bir şey koymazsan seni aşağılamaya ve azarlamaya hazırdır. İçten bir gülüş ve dostça bir bakış onu yumuşatmaya yetmez. Açıp ağzını bağırmaya başlar: “Sefil, serseri, soyguncu”! Bütün bunlar aşağı yukarı aynı anlama gelir ve bir insanın yapabileceği en büyük rezillikleri ifade eder…


Daha doğar doğmaz para ödemeye başlarsın. Öldüğünde de, öldüğün için ailen para ödemek zorunda kalır. Ayrıca bedenin toprağa verildiği için ve mezarına senin adına dikilen taş için de para ödemen gerekir…


Beyazların ülkesinde para vermeden herkesin yaralanabileceği tek şey buldum: Hava. Havanın da yalnızca unutulduğu için parasız olduğunu sanıyorum. Hani beyaz adamlardan birisi bu dediklerimi duysa, hemen hava için de “yuvarlak metal ve ağır kağıt” isteme kalkar. Çünkü beyaz adam (papalagi) para istemek için yeni yeni nedenler arayıp duruyor…


Bir çok beyaz adam, başkalarının kendisi için kazandığı paraları üst üste yığdıktan sonra bunları çok iyi korunan bir yere (banka!) getirir. Sonradan da üstene ekler durur. Günün birinde öyle bir an gelir ki kimsenin onun için çalışmasına gerek kalmaz. Çünkü parası tek başına onun için çalışır. Büyünün yardımı olmaksızın bunu nasıl gerçekleştirdiklerini öğrenemedim, ama gerçek bu. Beyaz adam köşesinde uyuklasa bile paraları bir ağacın yaprakları gibi durmadan çoğalır, sahibi de giderek daha fazla zenginleşir…


Şimdi, diyelim ki birinin çok parası var; hem öyle çok ki yüzlerce, binlerce kişi bu parayla işlerini yoluna koyabilir. Ama o, bu paradan zırnık koklatmaz. Oturur ağır kağıtların üstüne, kollarını da sarar yuvarlak metallere, gözlerini hırs ve zevk parıltılarıyla bakınır durur. “Bu kadar çok parayı ne yapacaksın” diye sorsan, “Bu dünyada giyinmekten, açlığını, susuzluğunu bastırmaktan başka ne istersin?” desen, söyleyecek söz bulamaz. Ya da “Daha çok istiyorum, daha çok, daha çok” der. Böylece sen de onu paranın hasta ettiğini, bütün duyularını ele geçirdiğini anlarsın…


Hastadır o, kaçıktır. Ruhunu “yuvarlak metal ve ağır kağıda” adamıştır. Hiçbir şeyle yetinmez, gözü doymak bilmez.  “Kimseye kötülük etmeden, haksızlık yapmadan geldiğim gibi göçüp gideyim şu dünyadan” diye düşünmez. Hiç aklına getirmez ki Büyük Ruh, kendisini yeryüzüne “yuvarlak metal ve ağır kağıt” ile getirmemiştir. Çok azı bu konuda kafa yorar. Çoğu hastalıklarına bağlı kalır. Yürekleri hiçbir zaman iyileşmez. Paranın sağladığı güçle mutlu olurlar. Tropik yağmur altındaki tembel meyveler gibi kibirle şişinip dururlar. Kendi bedenleri yağ bağlasın, gelişip serpilsin diye, kardeşlerinin en kötü işlere koşmasından zevk alırlar. Başkalarının gücünü sömürüp kendi işlerinde kullanmalarından ne başları ağrır, ne de uykuları kaçar. Bu paranın bir kısmını başkalarına verip onların işlerini kolaylaştırmak akıllarının ucundan bile geçmez…


Böylece beyaz adamların bir bölümü bütün pis ve ağır işleri yaparken, diğer bölümü de ya çok az çalışır, ya da hiç çalışmaz. Pis ve ağır işleri yapanların güneşin altında uzanıp yatmaya hiç hakları yoktur. Beyaz adamın dediğine göre, herkesin parası aynı miktarda olamayacağı gibi, güneşin altında da aynı zamanda yatamazmış. İşte, bu öğüde uyarak, para uğruna acımasız davranma hakkını elde eder beyaz adam. Eli paraya gitti mi yüreği sertleşir, kanı donar, yalan söyler, dürüst davranmaz, tehlikeli olur. Başkalarını kaç kez para uğruna öldürmüştür beyaz adam. Ya da onların zehirli sözlerle aklını çelerek soymuştur. Bu yüzden parası olan bir adamın gerçekten iyi birisi olup olmadığın bilemezsin. Servetinin nereden geldiğini bilmen mümkün değildir…


Buna karşılık zengin olan, kendisine gösterilen saygının gerçekten kendisine mi yoksa parasına mı olduğunu kestiremez. Aslında saygı gören parasıdır.  Bu yüzden çok sayıda “yuvarlak metal ve ağır kağıt” sahibi olmayanların neden utandığını, zenginlerin onları kıskanması gerekirken niye onların zenginlere özendiğini aklım almıyor.


Hiçbir papalagi (beyaz adam) parasız yapamaz, hiçbiri! Parayı sevmeyenle alay edilir. “Varlık-bol para demektir bu- mutluluk getirir” der beyaz adam.


Bizler beyaz adamın düşüncesine göre zavallı dilencileriz, kardeşlerim. Ama ben sizin gözlerinizi varlıklı efendinin gözleriyle karşılaştırdığımda, sizlerinki neşeyle, güçle, yaşamla, sağlıkla büyük bir ışık gibi parıldıyor. Onun ki ise sönük, solgun ve yorgun. Sizin gözlerinizdeki parıltıyı, yalnızca henüz konuşmayı beceremeyen çocuklarda gördüm orada.” (‘Yuvarlak metal ve ağır kağıda dair’  başlıklı bölüm, s. 35-43).


***


“Papalagi’nin (beyaz adam) son derece karışık kendine has bir düşünce tarzı vardır. Nasıl yaparım da bir şeyi “kendim” için kullanırım ve kullandığımın hakkı da “benim” olur diye düşünür. Bütün insanların yararını değil; bir tek kişinin yararını düşünür hep. Bu tek kişi de kendisidir.


Biri kalkıp dese ki “Bu kafa benimdir, benden başka kimsenin olamaz”, doğrudur, onundur gerçekten, kimse sesini çıkaramaz. Burada beyaz adama pak veririm. Ama o, bununla kalmayıp yalnızca kendi kulübesi (evi) önünde yetişti diye “Bu palmiye benimdir” diyebilir. Sanki onu yetiştiren kendisiymiş gibi. Oysa palmiye kesinlikle onun değildir, asla. Onu yerden çıkarıp bize uzatan Tanrı’nın elidir. Tanrı’nın bir çok eli vardır kardeşlerim. Her ağaç, her çiçek, her ot, her deniz, gökyüzü, gökyüzündeki bulutlar, bütün bunlar Tanrı’nın elleridir. Onlara tutunabiliriz, varlığına sevinebiliriz, ama kalkıp da “Tanrı’nın eli benim” diyemeyiz. İşte beyaz adamın yaptığı budur…


Bizim dilimizde “Lau” benim demektir, ama aynı zamanda senin demektir. Oysa beyaz adamın dilinde böyle aynı anda hem benim hem senin anlamına gelen tek bir söz bile yoktur. Benim olan yalnızca v e tek başıma bana, senin olan yalnızca ve tek başına sana aittir. Onun için beyaz adam (papalagi) kulübesinin (evinin) çevresindeki her şeye benim der. Bunlar üstüne onun dışında kimsenin hakkı yoktur. Bir beyaz adamın yanında bir şey görsen, diyelim ki meyve, bir ağaç, su, orman ya da toprak, hemen orada biri biter ve “Benim onlar” der. “Benim olana dokunmayacaksın sakın!” Ama diyelim ki dokundun, hemen bağırmaya başlar, sana hırsız der. Bu sözün anlamı çok kötüdür. Arkadaşları ve büyüm şefin yardımcıları (polis!) başına üşüşür, zincire vururlar ve seni Fale pui pui’ye (cezaevi!) atarlar. Ömür boyunca da hor görürler seni.


Birinin “benim” dediği şeye, başkasının dokunmaması için özel yasaları vardır. Hatta Avrupa’da bu yasaların çiğnenip çiğnenmediğini gözetmekten başka bir iş yapmayan insanlar (savcı, yargıç!) bile var. Beyaz adamın aldığı bir şeyi kimse ondan olmasın diye. Beyaz adam (papalagi) kendisini buna öyle inandırmıştır ki san o hak gerçekten kendisininmiş, sanki Tanrı bunun mülkiyetini bütün zamanlar için ona vermiş gibi, sanki palmiye gerçekten ona aitmiş, ya da ağaç, çiçek, deniz, gökyüzü, gökyüzündeki bulutlar ona aitmiş gibi…


Çokları utanmazca Tanrı’ya soyup soğana çevirirler. Başka bir yol bilmezler. Hatta kötü bir şey yaptıklarının farkında bile değillerdir. Çünkü hepsi düşünmeden ve utanmadan aynı şeyi yaparlar. Kimisi daha doğar doğmaz “benim” diyeceği şeyleri babasından alır. Ne derseniz deyin Tanrı’nın hiçbir şeyi kalmamış, insanlar her şeyini almışlar ve kendi “benim” ve “senin” leri haline getirmişler.


Birileri çıkıp daha fazla istediği için Tanrı güneşini bile herkese eşit dağıtamıyor. Bir çokları gölgede küskün ışıkları yakalamaya çalışırken, pek azı güzel ve büyük güneşli alanlarda oturuyor. Tanrı büyük evinde en yüce alii sili (egemen, lehu’l-mülk!)) olmadığından Tanrılığın keyfini bile süremez.  Beyaz adam “Her şey benim” diyerek tanımaz geliyor O’nu.


Doğru düşünseydi, elimizde sıkı sıkıya tutamadığımız hiçbir şeyin bizim olmadığını bilmesi gerekirdi. Aslında hiçbir şeyi sık sıkıya tutamadığımızı da. Tanrı’nın, bu büyük evini, herkes içinde kendine bir yer bulsun ve mutlu bir yaşam sürsün diye verdiğini de görebilirdi. Bu evin yeterince büyük olduğunu, herkesin payına bir lekecik de olsa güneş ışığı, bir tutam mutluluk düşeceğini, herkes için küçük bir palmiye gölgesi ve ayaklarını basabileceğini bir yer olduğunu görebilirdi. Tanrı nasıl olurda çocuklarından birini unutur? Ama yine de birçokları Tanrı’nın onlara bahşettiği topraklardan küçük bir parça edinmek için didinip durur.


Beyaz adam Tanrı’nın buyruklarına kulaklarını tıkayıp yerine kendi yasalarını geçirdiği için Tanrı da onun mülkleri üzerine bir sürü düşman salar. Onun “benim” dediği şeyi bozsun diye yağmuru ve sıcaklığı, ihtiyarlığı, ufalanmayı ve çürümeyi gönderir. Hazinelerinin üstüne ateşin gücünü ve fırtınaları yollar. Ama hepsinden öte beyaz adamın (papalagi) ruhuna korkuyu yerleştirir. Ele geçirdiği şeylerin korkusudur bu. Beyaz adamın uykusu hiçbir zaman derinleşemez. Gündüz topladıkları gece uçup gitmesin diye uyanık olmak zorundadır çünkü. “Benim” dediği şeyler nasıl da başına bela olur, onunla alay eder ve şöyle der: “Seni beni Tanrı’dan aldığın için ben de sana eziyet ediyorum, acı çektiriyorum.”


Ama Tanrı, beyaz adama korkudan daha beter bir ceza vermiş. “Benim” diyenlerle, benim diyeceği bir şeyi çok az olanlar yada hiç olmayanlar arasında sürüp giden bir savaş sarmış başına. Bu savaş çetindir ve sabah akşam durmak bilmez. Bu savaş herkese acı verir, yaşama sevincini kemirir. Sahip olanlar vermek zorundadır ama hiçbir şey vermek istemezler.  Sahip olamayanlar ise sahip olmak isterler ama hiçbir şey alamazlar. Üstelik bunların da ulvi savaşçılar oldukları söylenemez. Ya soyguna geç kalmışlardır, ya beceriksizdirler ya da ellerine fırsat geçmemiştir. Beyazların ülkesinde Her şeyi Tanrı’nın ellerine teslim etmeyi öneren bir çağrı hemen hemen hiç duyulmaz…


Ah kardeşlerim, bir Samoa köyünü içine alacak kadar kocaman bir kulübesi (evi!) olup da, bir yolcuya tek geceliğine bile çatısının altında yer vermeyen adam hakkında ne düşünürsünüz? Elinde koca bir hevenk muz olan, ama karşısında açlık çekip yakaran birine bir tane bile muz vermeyen adam hakkında ne düşünürsünüz? Gözlerinizdeki kızgınlığı, dudaklarınızdaki aşağılamayı görüyorum. Beyaz adam (papalagi) her saat bunu yapar. Yüzlerce döşeği olsa döşeksiz birisine bir tanesini bile vermez. Üstüne üstlük bir de döşeği olmadığı için karşısındakini suçlar, sitem eder. Kulübesi (evi) tavana kadar yiyecekle dolu olsa, ailesine yıllarca yetecek olsa b ile çıkıp yiyeceği olmayan, solgun ve aç birisini aramaz. Oysa aç ve solgun bir dolu papalagi (beyaz adam) vardır.


Palmiye olgunlaşınca meyvelerini ve yapraklarını döker. Beyaz adam ise, yapraklarını ve meyvelerini dökmek istemeyen palmiyeye gibi yaşar. “Bunlar benim, siz yiyemezsiniz!” Peki, o zaman palmiye yeni meyvelerini nasıl taşıyacak? Palmiyenin bilgeliği beyaz adamınınkinden kat kat yüksektir.


Bizim aramızda daha çok şeye sahip olanlar vardır.  Birçok döşeği ve domuzu olan kabil şefine saygı gösteririz. Ama saygımız yalnızca şefin kendisinedir, döşeklerine ve domuzlarına değil. Zaten onları alofa (bağış/infak!) olarak verenler bizleriz; sevgimizi göstermek, yiğitliğini/şerefini (kerem!) ve aklını övmek için. Ama beyaz adam kardeşlerinin döşeklerine ve domuzlarına saygı gösterir, yoksa onların yiğitliğiyle, aklıyla ilgilendiği yoktur. Döşeği ve domuzu olmayan kardeşin saygınlığı ya hiç yoktur ya da yok denecek kadar azdır.


Döşekler ve domuzlar yoksullara ve açlara kendi başına gidemediklerinden, beyaz adam onları kardeşlerine götürme gereği duymaz. Çünkü saygı gösterdiği kardeşi değil; döşeği ve domuzudur. Böyle olunca da onları kendine saklamayı yeğler. Kardeşine saygı gösterseydi, onlarla benim-senin kavgasına girmeseydi, ona döşek verir, benim dediklerini paylaşırdı.Onu gecenin karanlığında dışarıda bırakmaktansa döşeğini onunla paylaşırdı.


Ama beyaz adam, Tanrı’nın palmiyeyi, muzu, leziz kulkas köklerini, ormanın bütün kuşlarını, denizin bütün balıklarını hepimiz sevinelim, mutlu olalım diye verdiğini bilmiyor. Diğerleri açlık ve yokluk çekerken, sadece bir kaçımız yararlanalım diye vermediğini bilmiyor. Tanrı birisine fazla vermişse, o kişi meyveler elinde çürümesin diye ondan kardeşine vermelidir. Tanrı bütün insanlara ellerini uzatır. O, birinin diğerinden daha fazla şeye sahip olmasını istemez. Birinin “Ben güneşte yatacağım, senin yerin gölge” demesini istemez.  Hepimizin yeri güneşin altıdır…


Tanrı’nın her şeyi adaletli elinde tuttuğu yerde ne kavga olur ne de yokluk. Hilekâr beyaz adam, hiçbir şeyin Tanrı’ya ait olmadığı mavalını bize yutturmaya çalışır. “Elinde tuttuğun her şey senindir” der. Bu tür saçma sözlere kulak tıkayın ve vicdanınıza sıkı sıkıya sarılın. Her şey Tanrı’nındır!” (“Papalagi Tanrı’yı yoksullaştırmış” başlıklı bölüm, s. 58-64).


***


Ey Samoa yerlilerinin bilgesi Tuiavii!


Işığını gördüm, mesajını aldım.


Her an bir iş ve oluşta olana yemin olsun ki, insanoğluna ilham ederek, perde gerisinden ve elçi seçip vahy ederek her daim seslenene yemin olsun ki tanıdım.


İspanyol iç savaşındaki anarşist kadınların mücadelesini anlatan Libertarias filmindeki son sahne gibi tanıdım.


Orada da kiliseden ayrılarak anarşist kadınlara katılan bir rahibe, askerlerce kendisi gibi tecavüze uğrayan, üstelik de boğazı kesilen ve ölmek üzere olan arkadaşının üzerine kapanıp hıçkıra hıçkıra ağlar. Anarşist isyanı, rahibelikten gelen kültür ile birleşince dinlerdeki “cennet” ülküsü şahane bir tanıma kavuşur ve film öyle biter:


“Tanrı’nın hükümranlığının süreceği zamanlarda… Bir gün bu dünya artık “dünya” diye anılmayacak. O artık “özgürlük” diye anılacak. O gün insanları sömürenler ebedi karanlığa mahkum olacaklar. Ve ağlayarak dişlerini gıcırdatacaklar. Ve cennetin melekleri tâ yukarılarda her zamankinden daha mavi ve daha parlak olan özgürlük yıldızına bakarak keyif içinde şarkı söyleyecekler. Çünkü orada barışın ve adaletin hükümranlığı sürecek. Çünkü orası ebedi “cennet” olacak ve artık ölüm olmayacak…”


Bu sesin zamanı ve mekanı yok. Kâh Samoa yerlilerinden, kâh Kızılderili irfanından, kâh palmiye, kâh zeytin, kâh incir ağaçlarının altından, kâh Tur-i Sina’dan, kâh Beled-i Emin’den gelir. Kâh anarşist kadınların rahibesinde hıçkırıklarından yayılır.


Hepsi aynı kandilin ışığıdır.


Hep aynı şeyi söylerler.


Tanırsınız onu; babanızı tanıdığınız gibi tanırsınız.


Dinle beyaz adam!


Onu bir tek sen tanıyamıyorsun.


Gözlerindeki ve kulaklarındaki perdeyi kaldır.


Sağır, kör ve dilsiz olmaktan kurtul.


Belki o zaman anlarsın “beyaz adam.”


(Tavsiye kitap: Göğü Delen Adam;  çev. Levent Tayla, Ayrıntı, 7. basım, İst. 2010).


(Tavsiye film: Libertarias; yön. Vicente Aranda, İspanya, 1997)


recepihsan@gmail.com


ihsaneliacik.org