Mar 10, 2010
1205 Views
2 0

SÖYLEŞİ (Milli Gazete)

Written by

İlahiyatçı-Yazar İhsan Eliaçık ile sosyal adaleti konuştuk<

Kamu zenginleşme değil Adalet dağıtma yeridir

Mehmet CANBEY

Milli gazete

Yıllardır yazdığı eserlerinde ‘sosyal adalet’ kavramına dikkat çekti. Fakat bu kavramı kimse umursamadı. Ama son dönemde yaptığı analiz ve yorumlar kamuoyu tarafından olumlu tepki almaya başladı.

Kendisine ‘sosyalist islam’ diye bir şey mi uyduruyorsun diyenler oldu. O ise sesini biraz daha yükselterek ‘hayır ben böyle bir şeyi kabul etmiyorum. Ben İslam’ın vaaz ettiği sosyal adalet kavramından, infak etmekten, dağıtmaktan, yardımlaşmaktan, zengin ile fakir arasındaki uçurumun kalkmasından söz ediyorum. Müslümanların dünyevileşmesini eleştiriyorum” diyor.  Bu hafta Fatih’teki bürosunda kendisini ziyarete gittik  ve Çarşamba sohbetlerine konuk ettik.

Sosyal adalet kavramını sürekli vurgulayarak ön plana çıktınız. Ama bu söylemleriniz birçok insanı rahatsız etti. Bir takım çevrelerde de talep gördü. Siz aslında bunları yeni söylemiyorsunuz neden bugün bu kadar talep gördü?

Ben İslam ve Sosyal Değişim diye bir kitap yazdım orada da İslam’ın iktisadi kökleri diye bir bölüm var. Zekattan, infaktan bahsettim. Yıllarca Ali Şeriati okuduk. Türkiye’de de okundu. Ama o dönemde bu konular İslami çevrelerde zenginleşme, mala-mülke sahip olma durumu olmadığı için okunup geçiliyordu, fazla yankı bulmuyordu. Ali Şeraiti der ki, “Sözün coğrafyası vardır.” Bir sözü bir yerde söylerseniz hiç etki uyandırmaz ama o sözün zamanı, mekanı, koşulları oluştuğu an söylediğiniz zaman çok daha büyük bir etki oluşturur. 2000’li yıllardan sonra İslami çevrelerin önce belediyelerde sonra merkezi iktidarda yönetime gelmeleri, iktidara ve mala kavuşmaları böyle söylemlerin gerekli coğrafyaya kavuştuğunu gösteriyor. Zaman, mekan ve koşullar oluştu ki söz muhatabını buluyor. Önceden insanlar aynıydı.

Yani daha iktidarla tanışmamışlardı

Evet, daha iktidarla malla, mülkle tanışmamışlardı, genel bir dışlanmışlık söz konusuydu. Ama artık iktidar sensin. Cumhurbaşkanı, Başbakan senin içinden çıkmış. Bu bir yıl, iki yıl değil, neredeyse 10 yıla yaklaştı. Hatta belediyelerle birlikte 15 yıla oldu. Dolayısıyla mala ve iktidara kavuşma durumu var. Tam da bu sözlerin zamanı kendiliğinden oluşmuş oluyor.

İnsanlar bu iklimden sizin söylediğiniz sosyal adaleti bekliyorlar belki de…

Türk halkının genel kanaatidir. ‘Bu adamlar dindar adamlar dolayısıyla yemez. Bunlar milletin malına mülküne, vergisine tamah etmezler, kendilerine bir şey yontmazlar’ diyerek oy verdi. Desteğin kökeninde bu vardı.

Laik hortumculardan muhafazakar hortumculara…

Beklenti karşılandı mı?

Beklentinin karşılandığını söyleyemeyiz. Onun için eleştiriyoruz ya. Şu andaki muhafazakar iktidarın, daha önceki iktidarlardan mal ile meta ile ilişkisi bakımından hiçbir farkı yok! Bunlar nasıl devlete yanaşarak zengin oluyor? İbn-i Haldun’un dediği gerçekleşiyor. Der ki İbn-i Haldun, “Devlete yaklaşmayan, zengin olamaz.”Türkiye’de öyle bir sistem kurulmuş ki siyaset, nema dağıtma aracı olarak kullanılıyor. Hâlbuki bir siyasi parti iktidara gelince nemaları kesmelidir. Kendisi nemalanmadığı gibi nemalanmaları da keser. Devletin hazinesine üşüşmüş grupların, milletin parasını kendine yontanların önünü keser. Hortumları keser, kendine de hortum bağlamaz. Baktığımızda bugün bunun böyle olmadığını görüyoruz. Hortumu kesmiş ama yeni bir hortumu kendisine bağlamış. Bakıyorsun iş bu defa da, laik hortumculardan muhafazakâr hortumculara dönüşüyor. Tezgâh yine aynı. Ben bundan şikayet ediyorum.

Peygamberim örnek alınmalı

Bu neden böyle oluyor?

Yıllardır bu hep böyle. Ben bu anlamda peygamberimizi tarikat şeyhleri, cemaat şeyhleri, devlet adamları, siyasiler için ezeli ve ebedi bir örnek olarak görüyorum. Bütün liderler onu örnek alacak. Obama, Putin, Erdoğan… O, Evrenseldir. Bu sadece bir dinin peygamberi olmasından kaynaklanmıyor. Geride birkaç kap ve bir kitap bırakın, başka da miras bırakmayın. Peygamberimiz döneminde 20 yıl boyunca bazen mescidin kapısı zekat mallarıyla doldu. İstediği gibi kendine alması mümkündü. Vefat edeceği zaman, bu da çok çarpıcıdır, Hz. Ayşe’ye diyor ki, ‘7 dirhem vardı, ne oldu?’ Hz. Ayşe 7 dirhem duruyor diye cevap verdi. ‘Onu hemen yoksullara ver’ diyor. Hasta yatağında söylediği söz bu, “7 dirhem dahi olsa Rabbimin huzuruna üzerimde mülkiyet varken çıkmaktan haya ederim.” O kadar hassas yani. O nedenle mülkle ilişki dinin birinci kapısıdır?

Peygamber böyle yaparken Müslümanlar nasıl yapıyor?

Tarih boyunca böyle oldu, şimdi de böyle olmaya devam ediyor. Biz işin aslına, özüne vurgu yapıyoruz. Tekrar köke, birinci dereceden şahsiyetli kimse ona gidiyoruz. O’nun hayatını anlatıyoruz. Özellikle kamu adamlarına bunu örnek gösteriyoruz. Dünya için, siyaset için örnek budur diyoruz.

Bir Müslüman’ın sadece evi ve arabası olabilir

Kifayet ölçüsü nedir?

Peygamberimiz duasında diyor ki, “Ya rabbi Muhammed ailesine kifayet miktarınca ver ve daha fazlasını nasip etme.” Kur’an’da da, “Sana neyi infak edeceğini soruyorlar: De ki ihtiyaçtan fazla olanı.”

Buradaki ihtiyaç fazlası kifayet miktarı. Ayetten ve peygamber duasından çıkıyor.

Bu noktada insanlar üç türlüdür. Fakr halinde olanlar, yani yoksullar. Bunların ihtiyaçlarını karşılayacakları malları ve gelirleri yoktur.  Tam tersine zenginler ihtiyacı olandan çok daha fazla mal ve gelire sahiptirler. Bir de ortada olanlar. Kifayet halinde yaşayanlar. Yani ihtiyacı kadar olan bir mal ve gelirle yetinenler. İslam’ın burada istediği orta durumda olanlardır. Yoksulları ve zenginleri istemiyor. İslam’ın istediği sosyo-politik düzende zengin yoktur, yoksulluk da kalkmıştır.

Zenginin olmadığı, yoksulun da kalmadığı, insanların aşağı yukarı birbirine yakın olduğu, kimsenin birbirinden bir şey istemediği ama birbirleriyle alışveriş ve değiş tokuş yaptığı bir düzen. Buradan bakıldığında, bugün için, benim ayet ve hadislerden çıkardığıma göre, bir Müslüman’ın ortalama, sade bir evi ve bir de bineği olabilir. Bundan fazlası ateştir! Bundan fazlasına sahip olanlar cehennem ateşiyle tehdit ediliyor. Bunlar olacak, bundan daha fazla ne istiyorsunuz? Bunların hepsini infak edeceksin. Daha fazla kişisel mülkiyete sahip olmayacaksın. Eğer elinde sermaye varsa, bunu duran sermayeden, hareketli sermayeye çevireceksin, istihdam oluşturacaksın. Orada fabrika açacaksın, iş yeri açacaksın bunlar ateşle tehdit edilenler değil. Ama hem işyeri açmamışsın, hem infak etmemişsin ama elinde tutuyorsun…

Söylediklerimin etkisini kırmak için bu ‘sosyalizm’ diyorlar

Bankadaki mevduatı mı kastediyorsunuz?

Evet, mesela oradaki faiz veya toprak üzerinden elde edilen rant. Binlerce bina üzerinden kira. Bunların hepsi çalışmadan elde edilen gelirdir. İslam bunları istemiyor. Kişisel mülkiyetin bir ev ve bir binek olabilir geri kalanın tamamını hareketli sermayeye, topluma iş ve istihdama döndüreceksin, orada emek sermaye eşitliği uygulanacak, yani senin açtığın iş yerinde elde ettiğin karı, işçilerinle yarı yarıya bölüşeceksin. Sen elde ettiğin karı da üzerinde tutmayıp ya tekrar hareketli sermayeye dönüştüreceksin ya da infak edeceksin. Sistem bu.

Sizin söylemleriniz bazıları tarafından ‘ sosyalist İslam’  şeklinde yansıtılmaya çalışıldı. Aslında benim anladığım kadarıyla, sizin bu anlattıklarınız Sosyalizm’in daha da üzerinde..

Sosyalizmle alakası yok. Bu Kur’an ayetlerinde var. Onlarca ayet okuyabilirim. Adem kıssasından, bahçe sahipleri kıssasına  ve Karun kıssasına kadar onlarca yerde bu mülk konusu işlenmiş. Kur’an’ın üzerindeki temel vurgu budur. Müslümanların bununla ilişkisini düzeltmeli, buradan çökmüş vaziyetteyiz. İkincisi de peygamberimizin hayatı. Gerçek sufilerin hayatları… Hepsinde bunları görüyoruz. Şimdi bunun sosyalizm ile komünizm ile ne alakası var? Bu söylenenlerin etkisini kırmak için muhafazakâr zihin, bunların ayetle, hadisle alakası yok diyerek rahatlamak istiyorlar. Muhafazakâr zihin bundan kurtulmak için dışına atıyor. Başka türlü rahat edemez, çünkü öldürür bu onu. Ayetlerde ve hadislerde gerçekten bunların olduğunu görsün ki kesinlikle var, o inanmaya dursun. Eğer inanırsa, bunun böyle olduğunu kabul ederse, rahatsız olacak ve elindekini infak etmeye başlayacak. Bu da ona dokunacak, zülfü yârine dokunacak. Dokunmaması için ‘bu komünistlik, solculuk’ diyor. Ne alakası var, biz ‘infak’ diyoruz. Kur’an’ın imandan sonraki ilk emri infaktır. Sürekli, periyodik beş vakit namaz nasıl varsa her kazandığından da infak edeceksin. İhtiyaçtan fazla mal biriktirmeyeceksin, eğer biriktirirsen emek-sermaye ortaklığına gireceksin. Bunların kurallarını İslam koymuş, solculukla alakası yok. Kaldı ki bana bakarsan ben, 80 yılında Mamak’ta yattım, 28 Şubat’ta 23 davada yargılandım. İslamcılık adına veya İslami hareketler adına konuşma yetkisine sahip değilim ama konuşma hakkına sahibim. Konuşurum. Çünkü 30 yıllık geçmişim var. Ben bu işe kendimi adamışım. 12 Eylül ve 28 Şubat darbelerinde İslamcılıktan yargılanan 15-20 kişiden birisiyim. Ben konuşmayacağım da kim konuşacak. Bu hakkım var. Biz solculuk adına, komünizm olsun, sosyalizm olsun diye bunları söylemiyoruz. Kaldı ki ben bu söylemimize İslami sol veya sosyalist İslam dalan da demiyorum.

Bu söylem İslam’ın kendisidir ama solcu yakıştırmasından da rahatsız olmam

İslam zaten her zaman ezilenlerin ve yoksulların yanında olmadı mı?

Sosyal adalet İslam’ın üzerinde durduğu en önemli konuların başında gelir. İslam’ın Hz. Peygamber’de, Ebu Zerr Gıfari’de, Hz. Ömer’de, Hz. Ebu Bekir’de ortaya çıkan asli yorumu bu. Esas çizgi bu. Sosyal adaleti en fazla önemseyen, yoksulların ve ezilenlerin yanında olan bir söylem İslam’ın bizatihi kendisidir. Ben bunları konuşurken dışarıdan bakan birisi ‘ya bu da solculuğa benziyor’ diyorsa da ondan da rahatsız olmuyorum. Kardeşim diyorsan de, eğer sen de buna inanıyorsan, sosyalistim diyorsan gel bunu beraber yapalım.

Sosyalizm daha sonradan insanlar tarafından üretilen bir şey, belki İslam’dan alıntı da yapmış olabilir, değil mi?

Bu konuda İslam Marksizm’den veya sosyalizmden değil, sosyalizm veya Marksizm İslam tarihinden etkilenmiştir. Bugünlerde yazacağım yazı da onun üzerinde; İslam’da Hicri 250 yılında ortaya çıkmış Karmatiler diye bir hareket var. Karmati, kiremitle aynı kökten gelir, kırmızıdır. Kızıl bayraklılar, yoksullar, köylüler, işçiler hareketidir İslam tarihinde. Bunlar birbirlerine Refik yani yoldaş diye hitap ederlerdi. Bakın kızıl bayrak, işçi, köylü, yoldaş… bunların hepsi İslam tarihinde var kardeşim.  İbn-i Haldun okuyorum, Marks’ın analizlerinin tamamı İbn-i Haldun’da var. İbn-i Haldun diyor ki, “Bütün tarih Bedeviler ile Hararilerin çatışmasından ibarettir.” Bedevi dediği doğal yaşayan alet edevat üretmeyen, kırlarda kendi emeği ile geçinenlerdir. Harariler de şehre gelen, alet edevat üreten, lüks tüketim maddeleri üreten, mülkiyet edinen ve onlar üzerinden geçinenlerdir. Bunu 1406 yılında söylemiş. Bedevilikten Harariliğe geçişin temeli mülktür. Şimdi bunu 1848’lerde Komünist Manifesto hazırlamış Marks ile Engels, onun birinci cümlesi şu: “Şu ana kadar bütün tarih sınıf savaşları tarihidir. Proletarya ve burjuvazinin tarihidir.” İbn-i Haldun’un bedevi-harari dediğine o proletarya-burjuvazi demiş. Marks o analizleri ondan okuyarak mı yapmış yoksa aklın yolu birdir, düşünerek mi yapmış bilmiyoruz. Daha da derinleştirerek, çağdaş ifadelerle analiz etmiş. Dolayısıyla bir müslümanın bunları söylemesi için Marksist olmasına, sosyalist olmasına gerek yok. Ayetlerle hadislerle peygamberin hayatında, sahabelerin hayatında bunların hepsi var.

Konuyu biraz daha güncele çekecek olursak , en son bir cip tartışması oldu. Numan Kurtulmuş ‘Cipe binmek doğru değildir’ dedi, ve bazı çevreler bundan rahatsız oldu siz bu tartışmaları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ben destekliyorum o söylemleri. Şu anda cipe binenlerin kim olduğuna baktığımızda, bunu bir anketle de ortaya çıkarabiliriz, türbanlı bayanları görüyorum ciplerin içinde. Bunlar kim, biraz araştırdığımız zaman, bir belediye daire başkanının hanımıdır, ya devlettendir ya da Ak Parti’nin içindendir. Bunlar nasıl oldu da bu kadar zengin oldu? Bu değirmenin suyu nereden geliyor? Bir kamu görevlisi nasıl böyle cipe binebilir? Belediyede veya devlette çalışıyorsa, buna Başbakan’da dahil, mesela geçen gün Başbakan mal varlığını açıkladı. Bana da ‘Başbakan malvarlığını açıkladı ne diyorsun’ diye sordular. Ben de dedim ki, ortalama, sade bir ev ve bir arabadan başkası ateştir, hemen infak etmesi gerekiyor. Bir kamu görevlisinin bu kadar mülkü olamaz. Babadan kalsa, nerden kalırsa kalsın. Bir Müslüman’ın bu kadar mülkü olamaz, hatta bir Müslüman’ın peygamberden daha fazla mülk edinmesinden haya etmesi gerekir. Ben şahsen öyle yaşıyorum, peygamberden daha fazla mülke sahip olmaktan haya ederim. Zenginlik dediğin şey, Allah’ın bir nimeti ise bu en fazla layık olan kişi Allah’ın resulu değil mi? Eğer bu nimetse. Allah nimetlerini kulları üzerinde görmek ister diyorlar. Kimin üzerinde görmek ister, buna en güzel örnek peygamber değil midir? Niye yok? Niye onda yok da sende oluyor? Demek ki sana bir mesaj veriyor, bu seni bozar, ayrım ortaya çıkarır, bu kötülüklerin anasıdır, buradan kıskançlık ortaya çıkar. Şu anda git cemaatlere, tarikatlara, zenginler ayrı bir yerde oturuyor, yoksullar ayrı bir yerde oturuyor. Yoksul zenginin sofrasına oturamıyor, utanıyor çünkü, arabam yok onun evine gidemem diye düşünüyor. Korunaklı evlerde oturuyorlar, lüks arabalara biniyorlar ve zengin yoksul ayrımı her geçen gün büyüyor. Bu din zenginlerin eline geçmiş, onlar tarafından yorumlanmış vaziyette. Halbuki bu din ilk ortaya çıktığında ezilenlerin ve yoksulların sesi olarak ortaya çıkmıştı. Peygamberin etrafında yoksullar, garibanlar toplanırdı. Hz. Ebu Bekir orta sınıf bir zengindi fakat vefat ettiğinde hiçbir mülkü kalmamıştı. Hz. Hatice evlendiğinde orta sınıf bir zengindi fakat vefat ettiğinde mallarının hepsini harcamıştı. Müslüman olan da Müslüman olduktan sonra zengin kalamıyor. Bu, insanlar açlık ve sefalet içinde yaşasınlar anlamına gelmiyor. Kifayet miktarı üzerine yaşasınlar demektir. Yoksulluk da kötüdür. Yoksulluk adamı küfre zenginlik ise şirke götürür. En iyisi orta olandır yani kifayet miktardır. Adam önce mal-mülk sahibi oluyor, sonra bakışı değişiyor, sonra yürüyüşü değişiyor, mahallesi değişiyor, işi değişiyor, eşi değişiyor… Bambaşka biri olup çıkıyor.

Cip metaforundaki ironiyi anlayamadı mı toplum? Asıl söylenmek isteyen orada cip değil, sanırım…

Cip bu dönem zenginliğinin, sonradan görmeliğin kamu malı üzerinden zenginleşmenin sembolüdür. Sonradan görme eline mal geçtikçe cip alır. Onu temsil ediyor. O bir simge. Pahalı da yani 200 bin lira falan. 300 bine de var. Bir insan 300 bin liralık arabaya nasıl biner? Buradaki rahatsızlık şuradan kaynaklanıyor. Suçüstü yakalanmışlık var. Kardeşim bu bindiğiniz cipler gerçekten alnınızın teri olarak kazandıklarınız mıdır? Daha öteye gidiyorum, insan alın teriyle zengin olabilir mi? Bu kesin birinden sana geçmiştir. Ne demiş atasözünde: “Çok söz yalansız çok mal haramsız olmaz!” Allah dünyanın nüfusunu da, toprağını, suyunu, madenini, buğdayını da tayin etmiştir. İnsanlar bunu eşitçe bölüşünce bir sorun olmaz ama aksi durumda bil ki diğerleri açıkta kalıyor.

(İhsan Eliaçık’ın İslam’da sosyal adalet ve infak konusundaki görüşlerine bugün de devam ediyoruz. Adaletin sağlanması için peygamberimizin örnek alınması gerektiğini dile getiren Eliaçık, siyasetçilere de bazı uyarılarda bulunuyor.)

// <![CDATA[// <![CDATA[
//<![CDATA[
var m3_u = (location.protocol==’https:’?’https://adsrv.prodestek.com/www/delivery/ajs.php’:’http://adsrv.prodestek.com/www/delivery/ajs.php’);
var m3_r = Math.floor(Math.random()*99999999999);
if (!document.MAX_used) document.MAX_used = ‘,’;
document.write (“”);
//
// ]]>Bir Müslüman için siyaset şu demektir: Peygamberimizi örnek alarak, 23 yıllık hayatına bakarak, ceketinle gelirsin, ceketinle gidersin. Eğer bir adamın iktidara gelirken bir şeyi olmayıp da iktidar süresince malında mülkünde artış varsa kesin yemiştir. Çünkü kamu adamı kamunun verdiği maaşla geçinen adamdır. Kamunun verdiği maaş da sana sadece aylık yeter, karnını doyurursun ikinci ay da ne yiyeceğin belli değildir. Kamu adamı kendini herkese adayan, kendi özel işi olmayan adam demektir. Bu anlamda peygamberimiz en büyük kamu adamıdır.”

Kapitalizm insanların daha çok zenginleşebilmesi için insanın doğasında var olan hırsın körüklenmesi gerektiğini vaaz ediyor.

İktisat fakültesinin, iktisada giriş dersinin kitabının kapağında şu yazıyor: “İhtiyaçlar sınırsızdır, kaynakları sınırlıdır. Sınırsız ihtiyaçlarla sınırlı kaynakları dengeleme bilimidir iktisat.” Bu öğretilir. Bu liberal iktisat felsefesidir. Ben bu felsefeye kökten karşıyım. Külliyen yalan. Öyle bir şey yok. İhtiyaçlar değil ihtiraslar sınırsızdır. Kaynaklar da ihtiyaçlar da sınırlıdır. O zaman sınırlı kaynakları hakça, adaletçe bölüşeceğiz. Birileri bu kaynaklara daha fazla sahip olup diğerlerine hükmetmeye kalkmayacak. Bir makama gelme, kendini gösterme, çalışma, başkasına faydalı olma gibi saiklerle de insanlar çalışırılar.

Mesela bugün adam ömür boyu çalışıyor mülkiyet sahibi olamıyor ama büyük bir şevkle de çalıştığını görüyoruz. İlla ki dev mülklere sahip olmak için de çalışması gerekmiyor. Mesela büyük bir sanatkâr olmak istiyor. Bunları olumlu saiklerdir. O zaman insanın içindeki olumlu dürtüleri harekete geçirmek gerek. Hep bencil olmak gerekmez.

Hem iktisat dediğin şey birbirimizin ihtiyacını giderme sanatıdır. Sen terzi olursun, ben fırıncı olurum, diğer bakkal olur, o manav olur…  Herkes bir şeyler üretir ve bunları değiş-tokuş ederiz. Benim ihtiyacımı sen, senin ihtiyacını ben görürüm. Bütün bir hayatın anlamı tüketim değil ki. Şu anda kapitalist iktisat hayatın bütün anlamının tüketim olduğunu dayatıyor. İhtiyaçlar sınırsızdır, sınırsız ihtiyaçların peşinden koşun, sonra atın öbürünü alın. Bütün bir hayat bu. İnsan gece gündüz bunu için çalışır mı? Hayatta bundan başka bir şey yok mu? Her şey al tüket mi? İnsanlar öğlene kadar birbirinin ihtiyacını görmeli, öğlenden sonra kimisi ırmak kenarına gidip resim yapmalı, kimi sohbet etmeli, kimi felsefe yapmalı bak insanlık budur ha! Böyle yaptığın zaman insan olduğunu hatırlarsın. Ama şimdi bunların hiçbirini yapamayan insanların imkanı yok. Koştur ha koştur…

İnsanlar şimdi tüketimin kölesi haline geldi yani…

Tüketimin kölesi oldu. Kredi kartı kölesi haline geldi. Onlar orada parayı biriktirecekler, sen buradan parayı harcayacaksın sonra da gidip onlara faiz ödeyeceksin. Dünyada böyle bir köle düzeni kurulmak isteniyor. Paylaşımcı eşitlikçi bir düzen yok. Buna itiraz edilmeli, en büyük itirazın da Müslümanlardan gelmesi gerekiyor. Dünyadaki bu küresel kapitalizme karşı en büyük itirazın bu topraklardan ve bu vicdandan gelmesi lazım. Şimdi sen gitmişsin onlara entegre olmuşsun.

Müslüman bir siyasetçi iş başına geldiğinde nasıl davranır?

Bir Müslüman için siyaset şu demektir: “Peygamberimizi örnek alarak, 23 yıllık hayatına bakarak, ceketinle gelirsin, ceketinle gidersin. Harun gibi gelip Karun gibi zenginleşemezsin.” Eğer bir adamın iktidara gelirken bir şeyi olmayıp da iktidar süresince malında mülkünde artış varsa kesin yemiştir. Çünkü kamu adamı kamunun verdiği maaşla geçinen adamdır.

Kamunun verdiği maaş da sana sadece aylık yeter, karnını doyurursun ikinci ay da ne yiyeceğin belli değildir. Kamu adamı kendini herkese adayan, kendi özel işi olmayan adam demektir. Bu anlamda peygamberimiz en büyük kamu adamıdır. 23 yıl boyunca peygamberlik yaptı peygamberliğin sonunda ölmeye 15 gün kala sırtını açtı, dedi ki, “Belki çıkamam bir daha buraya/İşte sırtım hakkı olan gelsin almaya/Hazırlan dedi Cibril  karardı mehtap / Geride birkaç kap ve bir kitap,” Bu ne demek, kendini denetlemeye açıyor.

Bu şiir kime ait?

Bana ait. Tarihe not diye bir şiirim var, o sahneyi böyle anlatmıştım.

Lüksü kısarsan işçinin ücretini ödersin

Ben burada size rızık konusunu sormak istiyorum. Galiba Müslümanlar bu kavramı unuttular değil mi?

Çok doğru söylüyorsun. Kur’an yerin ve göğün mülkiyeti Allah’ındır der. Rızkın ve rızık kaynaklarının sahibi Allah’tır der. Rabb rızık verendir, doyuran, besleyen demektir. Bütün bu ayetler biz bunlara sahiplenmeyelim diyedir. Yerlerin ve göklerin mülkiyeti Allah’a aittir derken bunu buralara sahiplenenlere karşı söylüyor. Maddeyi, hammaddeyi, elmayı, armudu, rızkı ve rızık kaynaklarını yaratan siz değilsiniz, bunu ben yarattım. Siz sadece bunlardan yararlanıyorsunuz. Siz sadece maddeye şekil verirsiniz. Şekil de sizin emeğinizdir. Daha fazlasına da tamah etmeyeceksiniz. Sürekli bunu söylüyor. Dünya hayatı gelip geçici bir metadan ibarettir diyor. Buradan sadece emek verdiğin kadarını alabilirsin. Bu da seni çevreni, aileni doyurup geçindirecek kadardır. Daha fazlasına tamah etmeyeceksin.  Aksi taktirde Karun gibi bu bende olan bir bilgi sayesinde verildi demeye başlarsın. Kur’an der ki; “Yoksulun zengin malı üzerinde hakkı vardır” Aynı zamanda yoksul hakkını Allah hakkı olarak tarif ediyor. Allah hakkı demek yoksul hakkı demektir. Bunu liberal felsefenin anlaması mümkün değil. Ben kazanıyorum, çalışıyorum yoksulun nasıl hakkı olur. Çünkü Allah’ın herkes için yarattığı ham maddeyi kullanıyorsun. Bunun üzerinde herkesin hakkı vardır, herkesin hakkını vereceksin. Sen de kendi hakkını alacaksın.

Bugün işyerlerindeki çalışma şartları, ödenen ücretler, ücretlerin ötelenerek yatırılması, Avrupa’ya tatile gidip asgari ücretlinin maaşının geç yatırılması gibi… Bunlara ne diyorsunuz?

Ben onlara Maun suresinden yola çıkarak konuşuyorum. Tepki gösteriyorlar ama göstersinler. Maun suresinden çıkardığım sonuç şudur. Birisi yanında asgari ücretle işçi çalıştırıyorsa onun kıldığı namaz boştur. Maun suresi “Onların kıldığı namaz boştur” der. Günümüzdeki anlamı da budur. Çünkü sen işçinden kıstığınla ya lüks bir ev almışsındır ya bir cip almışsındır, ya Avrupa’da tatil ediyorsundur, ya da lüks bir yemeğine 10 bin lira ödemişsindir. Onlar hep işçinin hakkı. Bu yollarla işçiden kopardığın hakkı tüketiyorsundur. Bunları yapmayacaksın. Bunları yapmazsan rahatlıkla işçinin hakkını verirsin. Eğer vermiyorsan sana geçiyor demektir. Bunun başka bir izahı yok ki. Nereye gidiyor o zaman. “İşçiye asgari ücret verirsek bu düzende ayakta kalamayız iflas ederiz” diyorlar. Yalan! Ben işçilere hakkını verenleri de biliyorum. Kendi lüksünden kısarak işçilerine verenler de var. Pekala yapıyorlar. Bunlar da yapabilir. Bunları bahane olarak ileri sürüyorlar. İflas etmezsin, lüksünden kısarsın…

Asgari ücret, karın tokluğuna çalıştırmanın adı

Asgari ücretle işçilerin çalışıyor olması, onlar da çalışmasınlar…

Asgari ücret denilen şey, 1907 yılında İngilizler tarafından icat edilmiş bir kavramdır. Kendi sömürge bölgelerinde sömürdükleri işçilere karın tokluğuna bir rakam belirlemişler. Asgari ücrettir işte o. Yani karnını doyuralım da sabah tarlaya gelsin. Yoksa adam açlığından gelemeyecek. Asgari ücret bu demek, emeğinin karşılığı değil. İnsan olmanın karşılığı. Bugün bir adamın dışarı çıkması için, çay içmesi için, taksiye binmesi için para lazım. Şu şartlarda bir adamın yaşaması için para lazım. Asgari ücret, insan olarak yaşamanın karşılığıdır. Benim görüşüme göre bir toplum ve o toplumun örgütleniş biçimi olan devlet, ülkede yaşayan bütün vatandaşlarına asgari ücret vermek zorundadır. Çalışmasa da vermek zorundadır. Onun hakkıdır. Çünkü adam dışarı çıktığında su içmesi lazım, akşam acıktığında ekmek yemesi lazım. Bu bir ay asgari ücret yapar. Ayrıca çalışırsan fabrikada, iş üretirsen, vermiş olduğun emeğin karşılığı o asgari ücrete eklenmelidir. Şimdi ise bırak onu asgari ücretin kendisi emeğin karşılığı olarak görülüyor. İnsanlık bakımından nasıl bir fecaatle karşı karşıya olduğumuzu görün. Biz insan değiliz şu an. Böyle bir insan olamaz. Biz şu anda hayvan muamelesine tabi tutulan insanımsı varlıklarız. Böyle insanlık olmaz. Kur’an’a göre bu dünyada cennetin yüzü vardır.  Taha suresinde der ki, “İşte şurası sizin için cennettir. Burada aç kalmazsınız, çıplak kalmazsınız, susuz kalmazsınız, güneşin sıcağında yanmazsınız.” yani dünyayı tarif ediyor. Bunlar nedir. Bir insanın yaşayabilmesi için asgari temel ihtiyaç maddeleridir. Yani yemek, içme, giyinme, barınma, güvenlik… Bir toplumda bütün insanlara bunların sağlanması lazım. İnsanların birbirlerine bunları sağlamış olması lazım. Bu olduğu zaman insanlar korkularını yenerler. Açlık korkusunu, baskı göreceği korkusunu, ölüm korkusunu yenen toplumlar mutlu ve müreffeh toplumlardır. Diğer milletlere örnek olur. Ama adam hâlâ bu korkuların içinde…

Rızık endişesi…

Rızık endişesi, devletten baskı görürüm endişesi. Kendini ifade edip, fikirlerini söyleyemiyor. Bir de adam ontolojik yalnızlık içinde. Öldükten sonra ne olacağım, nerden geldim, nereye gidiyorum diye ruhsal bunalım yaşıyor. Bu korkuların kalmadığı toplum gerçek anlamda bir İslam toplumudur.

Birisi bana “İhsan Eliaçık şimdiye kadar kaç kişiyi çalıştırmış da böyle konuşabiliyor” dedi

Ben iş hayatıyla uğraştım. İş yerlerini de biliyorum. Yanında işçi çalıştıran arkadaşlarla da konuşuyorum. Onlar bana nasıl yapalım diye de soruyor. Bilhassa gidip inceliyorum. Uygulama yaptığımız yerleri de gözlemliyorum. Yoksa oturduğum yerde, iş yerlerinden habersiz konuşmuyorum. Gidip soruyorum, kardeşim sen bunlara ne kadar maaş veriyorsun, gelirin nedir. Hammadde girişin nedir? Ondan sonra senin dediğin olmayacak şey değil, olur diyorlar. Biz sadece hevamızdan, hevesimizden, lüks tutkumuzdan vazgeçersek senin dediğin olur diyorlar. Adam apartman almış. Nerden aldın sen bu apartmanı, işçilerinin hakkından almış işte. Bir evde oturacaksın, bir araban olacak, bu apartmanı da satıp işçilerine dağıtacaksın. Ondan çalmışsın çünkü. Fabrika çalışırken neden sen zengin olmuşsun da işçiler karın tokluğuna yoksul kalmış. Besbelli işçilerin hakkı sana geçmiş. İade edeceksin o zaman hiç sorun kalmaz.

Son kitabınızın adı Hanginiz Muhammed… Neden böyle bir isim tercih ettiniz?

Sihirbaz, kahin, din adamı değil; arkadaş peygamber. Bir adam dışarıdan geliyor, peygamberin de içinde olduğu bir toplulukta otururken Hanginiz Muhammed diye soruyor. Diyorlar ki şu, “sedire yaslanmış, beyaz yüzlü adamdır.” Sonra onun yanına gidip soruyor, “Muhammed sen misin?” evet diyor. Bu sahneyi gözünüzün önüne getirin. Bir peygamber ki, dışarıdan gelen biri, peygamberle görüşmeye gelmiş. Peygamber ise topluluğun içine karışmış. Hangisinin Peygamber olduğu anlaşılmıyor. Buna özellikle özen gösteriyor. Yüksek yerde oturmuyor. Arkasında korumalar gezdirmiyor, elini öptürmüyor. İçeri girdiğinde kimsenin ayağa kalkmasını istemiyor. Tamamen onların içinde karışıp gidiyor. Bu dinin peygamberi böyle kardeşim. Sen şimdi fabrika patronusun diye kendini işçilerden ayıramazsın. Onların yediği gibi yiyeceksin, onların giyindiği gibi giyineceksin, onların oturduğu yerde oturacaksın. Çünkü bu dinin özü budur. Sen nasıl kendini ayırırsın. Kibirdir bu. En büyük günahlardan biri de budur. Aşağılamak, yukardan bakmak. Sonuçta insan şöyle düşünmeli, öldükten sonra hepimiz mezara gireceğiz. Çok dahi zannettiğimiz beynimizin içinde kurtlar, böcekler dolaşacak kardeşim. O zaman sen kendini ne sanıyorsun. Müslüman daha bunu anlamamışsa  İslam’ın İ’sinden haberi yok demektir.

Article Categories:
Söyleşi

Comments to SÖYLEŞİ (Milli Gazete)

  • hazreti muhammet ilim bilim sahibi insandı ve ayni zamanda kendine vahy olan bu kuranın bilim adamıydı ve o kendine değil ilime bilime ve bu islam dinine uyan ve onu yaşayan bir öncü ve ölçü ve önder olan ve bir numunne olan bir insandı ve bu işlerin peygamberiydi o krallık patronluk dincilik yapmak insanları köle yapmak peşinde koşan biri olmadığı için ona emin ve güvenilen insan demişler onun

    rahmi çelik 9 Nisan 2010 21:05 Cevapla
  • Peki hocam Söz ve Adalet dergisi kapanırken İkbal devrinde başımıza bunlar geldi,parsızlıktan dergiyi kapatıyoruz mealinde şeyler yazdınız.Her müslümanın evinden ve arabasından başka bir şeyi olmayacaksa,bu sefer yoksullara kim yardım edecek veya istihdam nasıl sağlanacak veya borç para kimden istencek veya burs kimden alıncak ? Ozman toplumun en üst katmanlarında ekebir zengin takımı olcak ve

    yasin 22 Nisan 2010 07:33 Cevapla
  • bir insana cenneti ve cehennemi anlatabilmek çok zordur ancak onu yaşarsak onları anlayabiliriz. birinin derdini öteki kişiler anlayamazlar onun çektiği açılarını olduğu gibi ömründe hiç şeker yememiş, acı büber yememiş, tuzu, limonu, tatmamış olan bu insanlara bunların tadınıda onlara elbetki kolay anlatamayız.<br><br>onun için hak ve hürriyetide bu insanlara anlatamayız ve onuda kolay kolay

    rahmi celik 30 Nisan 2010 21:20 Cevapla
    • Ben yaşadım,<br />Susadıkça deniz suyu içip, içtikçe daha çok susamaya benziyor. <br /><br />İhtiyaç sahiblerine vermek ise,<br />Hiç bir dünya nimetinde olmayan bir haz, uykuya kanmış olarak uyanma benzeri bir vucud, kafa ve iç ferahlığı veriyor. <br /><br />

      Şükrü 9 Nisan 2014 19:48 Cevapla

Leave a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.