Nis 7, 2009
2521 Views
2 1

Cahiliye döneminde vahşi kapitalizm

Written by

Londra’daki G-20 zirvesinden “müdahale” kararı çıktı.

Bir çok iktisat yorumcusu ve gazeteler bunu “serbest piyasanın sonu”, “Kapitalizmin 233 yıllık temelinin çöküşü” olarak verdi.

Kapitalist teorinin kurucu babası sayılan Adam Smith’in 1775’te söylediği ve serbest piyasa ekonomisinin temel direği olan “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” sloganının tarihe karıştığı ifade edildi. Küresel krize çözüm arayışlarını tartışmak için G-20 zirvesinden “krizin tekrarlarını yaşamamak için kapitalizmin üzerindeki denetimlerin artırılması” çağrıları yapıldı.

“Denetimsiz kapitalizmin sona erdiği” şeklinde yorumlanan önlemlerin yer aldığı bildirgeye göre 2010 sonuna kadar G-20 ülkeleri krizle mücadele için 5 trilyon dolar harcayacak. İMF ve Dünya Bankası’na acil olarak 1 trilyon dolar aktarılacak. Hedge fonları ve kredi derecelendirme kurumları daha sıkı denetlenecek. “Vergi cenneti merkezleri” kara listeye alınacak…

1929 bunalımından sonraki Keynesyen teoride olduğu gibi “233 yıllık tarihi boyunca” liberal kapitalizme, bu, yeni bir “ayar çekme” ve direksiyonu “sosyal devlete” doğru zorunlu çark etme girişimi oluyor.

Yani “müdahale” olmadan yürümüyor.

Komünizm “hayal” ise, al sana serbest piyasa da “maval” oluyor.

Liberal düşüncenin “ulu filozoflarının” kemikleri sızlıyordur.

Örneğin ultra-liberal Herbert Spencer’in…

Liberal felsefeyi Herbert Spencer (öl. 1903) örneği üzerinden tartışmak sanırım en gerçekçi yol olacaktır. Çünkü Spencer ekonomik liberalizmi mantıkî sonuçlarına dek götürmüş, ivazsız garazsız (eğip bükmeden) dobra bir liberal ekonomizm savunusu yapmıştı. Bu hususta hakkını teslim etmek gerekiyor. Bunun için liberal ekonomi denince ondan başkasını ciddiye almamak gerektiğini düşünüyorum.

Herbert Spencer, “Devlete Karşı İnsan” adlı kitabında bakın ne diyor;

En uygun olanın hayatta kalması sürecine “müdahale” hem boşuna hem de zararlıdır. Tabiî ayıklanmaya müdahale toplumun bütün olarak standartlarının düşmesine sebep olur. Bu açıdan insanın acılarına engel olunmamalıdır. Çünkü acıların çoğu tedavi edicidir; acıyı önlemek aslında şifayı önlemektir. Devletin acıları önleme, yoksullara yardım etme gibi faaliyetleri, günden güne halkta devletin kendilerine nasıl olsa bakacağı düşüncesini doğurur. Böylece girişim ve teşebbüs ruhunu kaybederler… Toplumda kötülük, kurumların şartlara uyum sağlamamasının sonucudur. Bitkilerin verimsiz toprakta çelimsizleşmesi veya soğuk iklimlere taşındığında hepten kuruması, ilke olarak, bir adamın çevreye uyum sağlayamamasından farksızdır. Yaşlanmış ve zayıf düşmüş bir hayvan, haklı olarak avcı hayvanlar tarafından öldürülür. Aslında bu tür bir ölüm üç bakımdan iyidir. 1- Yaşlı hayvan yavaş ve acı veren bir ölüme terk edilmekten kurtulmuş olur. 2- Arkadan gelen daha genç kuşak hayvanların önü açılmış olur. 3- Avcı hayvanlar yaşlı ve sakat hayvanları öldürmekten mutluluk duyarlar… Şu halde insanlar da tabiattaki bu evrim kanununa tabidirler. Evrim yoluyla ayıklanma iyinin ortaya çıkması için sert, acımasız ve fakat hayırlı bir süreçtir…”

Demek ki neymiş; Kurtlukta (insanlıkta) kanun düşeni yemekmiş! Böyle buyurdu liberal ekonomizm.

***

Bu yazıda amacım, küresel kapitalizmi analiz etmekten ziyade, Spencer örneğinde görüldüğü gibi sistemin dayandığı esas fikriyat olan “insanın acılarına engel olmama” ve bunun “ayıklayıcı ve en iyiyi ortaya çıkarıcı sert, acımasız ve fakat hayırlı bir süreç olduğu” anlayışının hiç de yeni bir şey olmadığını, dünyaya böyle bir sistemin hakim olmasının ilerleme değil gerileme olduğunu, esasında İslam’ın buna tepki olarak doğan “kamucu” (tecemmuî) “toplumcu”, “bütüncü” bir karşı çıkışı, itirazı, öneri ve öngörüyü ifade ettiğini gösterebilmek…

Şöyle ki:

Aşağıdaki üç gerekçe üzerinde düşünelim. Bunlar İslam öncesi “cahiliye” döneminde “vahşi kapitalizmin” hüküm sürdüğünün kanıtlarıdır. Buradan Kur’an’ın ekonomi-politik bir okumayla aslında neye itiraz ettiğini çıkaracağız…

BİR: Cahiliye döneminde Spencer’in savunduğu manada sert, acımasız, zayıfı/düşeni ayıklayan bir tür “liberal” ekonomi vardı. Mekke’de “Kabe çetesi” dediğimiz 7-8 tefeci bezirgan şehrin kaderine el koymuştu. Bunlar Sümer’in veya Babil’in tapınaklarına getirilen hediye sığır, koyun, deve, altın, gümüş ve malların (en’am) üzerine “Tanrı malı” damgası vurarak iç eden din adamlarının misyonunu üstlenmiş tacirlerdi. Kabe’ye getirilen mallarla zenginliklerine zenginlik katmışlar, büyük sermaye birikimine kavuşmuşlardı. Bununla kervanlar oluşturuyor, Suriye’ye kış Yemen’e yaz yolculukları yapıyorlardı. Buradan kazandıkları paralarla tefecilik yapıyorlar, faizle borç veriyorlar, ödeyemeyenlerin erkeklerini köle kadınlarını ve kızlarını “sermaye” olarak açtıkları lüks genelevlerinde çalıştırıyorlardı. Mekkeliler bunların eline düşmesin diye kız çocuklarını daha küçük yaşta diri diri toprağa gömüyordu. Bu düzenin başını da 7-8 tefeci bezirgandan birisi olan Ebu Leheb çekiyordu. Kur’an’ın “Yeda Ebu Lehep” (Ebu Leheb düzeni/iktidarı/gücü) dediği şey buydu.

Mekke’de bilinen anlamda bir “devlet” yoktu. Borsa, hisse senedi gibi şeyler de yoktu. Tapınağa (Kabe’ye) getirilen hediyeler (en’am), ondalıklar, kırkta birler, beşte birler vs. vardı. Bunların hepsi Kabe baronlarının cebine gidiyordu. Tüccarlar, tefeciler (bankerler), köle satıcıları, kervan ve panayır mafyası, insan kaçakçıları, fuhuş şebekeleri ve silah (kılıç, deve, at) tacirlerinin hüküm sürdüğü bir kabile oligarşisi vardı. Bu kabilelerden birisine mensup olmayan veya birisinin “emanına” girmeyen “yolda kalmış/düşmüş” (ibnu’s-sebil) sayılırdı ve derhal av olurdu. Mekke Suriye ile Yemen arasında uluslararası ticaret merkezi konumundaydı. Ebrehe’nin fil ordusu saldırısı ve Mekke’nin fethinden sonra Bizans’ın saldırıya geçme kararı almasından da anlaşılacağı gibi, devrin süper güçleri tarafından dikkatle izlenen bir yerdi. (İran devriminden sonra Amerika’nın Tahran’a uçak saldırısı ve ardından Irak’ı kışkırtması gibi) Bizanslılar da “Mekke devriminden” sonra Suriye kolonisini Mekke’ye saldırtarak devrimi daha doğduğu yerde boğmak istemişti. 30 bin kişilik Tebuk seferi buna karşı yapılmıştı ve sonuçta muvaffak olamamışlardı.

Mekke’ye tefeci bezirganlar hakim olduğu için geçerli ekonomik anlayış mutlak manada “ekonomizm” ve “tacirizm” di. 7-8 tefeci bezirgandan birisi olan Ebu Süfyan bunu şöyle ifade etmişti: “Şerefim devenin sırtındaki (mallarda) dır…” Bu, Adam Smith’in “Milletlerin Zenginliği” kitabında savunduğu şeyin aynısıdır. Orada Smith, kültürel meslekleri (öğretmenlik, ressamlık, din, sanat vs.) mal üretmediği için boşuna uğraş olarak görmekte ve bir millet için zaman kaybı saymaktaydı…

Hz. Peygambere yönelik itirazlar baktığımızda yoksul olmakla, mala ve mülke sahib olmamakla suçlandığını görüyoruz. “Bu Kur’an İki şehirden bir büyük (zengin) adama indirilmeli değil miydi?” (Zuhruf; 31) diye peygamberliğine itiraz ediyorlardı. Çünkü temel değerleri zenginlik, mal, mülk, altın ve gümüştü. Eski çağların verimlilik, başarı ve altın tanrısı Mammon’un, çağımızda “Dolar” adı altında hüküm sürmesi gibi, Mekke’de de “Dinar ve Dirhem” adı altında hüküm sürmekteydi.

Mesele sadece insani bir alışveriş ve ticaret meselesi değildi. Mülk ile kurulan ilişki dini, metafizik ve ontolojik boyutlardaydı. Yani onlar dinara ve dirheme “iman” ediyorlardı, mal ve mülk onların tanrısıydı. Putlara bunu perdelediği için tapıyor görünüyorlardı. Gerçekte taptıkları perdenin arkasındakilerdi. O olmasa putların hiçbir önemi yoktu.

Mekke’de hüküm süren zenginlik anlayışına göre mal, mutlak manada mal sahibinindi. Mal sahibi, malı üzerinde metafizik ve ontolojik hakka sahipti. Mal üzerinde mal sahibinden başka kimsenin hakkı olamazdı. Malda yoksulların hakkı olduğu fikrine tamamen yabancıydılar. Yoksulu doyurmaya teşvik etmezlerdi (Hakka; 34). En küçük yardımı bile çok görürlerdi (Maun;7) Şöyle demekteydiler: “Allah’ın dilediği takdirde doyuracağı kimseleri biz mi doyuracağız?” (Yasin; 47). Hatta onlardan öncekiler de böyle demekteydi; “Ey Şuayb! Mallarımız hususunda dilediğimiz gibi hareket edemeyeceğimizi sana namazın mı emrediyor?” (Hud; 87)…

İşte bu Spencer’ci manada mutlak liberal ekonomizmdir: Mal, tanrısal bir hakla sahibinindir ve mal sahibi istediğini yapar, özgürdür. “Nereden buldun?” diye sorulamaz (Sermayeyi ürkütmemek lazım!) “Paylaş, bölüş, ver” denemez. Allah nasıl yaptığından sual olunamaz ise, mal sahibi de malından sual olunamaz. İnsanın (yoksulun, açın) acılarına engel olmaya çalışmak boşunadır! (Allah’ı varmış madem; doyursun onu, bana ne!).

***

İKİ: Kur’an’ın ilk mesajları böylesine sert, acımasız, vahşi ve küstah zenginlik anlayışına itiraz ve isyanla başlar. Hatta “ilk surenin” konusu bile budur: “Hayır! İnsanoğlu zenginliğini kendine yeterli görmekle tuğyan eder” (Alak; 6-7).

Dikkat ediniz: Kur’an’ın sosyal içerikli ilk mesajı, daha ilk surede taşkınlık, azgınlık (tağutlaşma) ile zenginliğini kendine yeterli görme (istiğna) arasında bağ kurarak başlıyor!

Sonraki sureler aynı şekilde Mekke’nin 7-8 tefeci bezirganını hedef alan sert eleştirilerle devam eder. İlk mesajlar bunlardır. Öyle ki 23. Necm suresine kadar putların adı bile geçmez. Sürekli olarak putların gölgesinde rant devşiren bu asalak zenginler/tefeci bezirganlar hedef tahtasındadır;

Ebu Cehil’e: “İnsan küstahça azgınlık eder. Zenginliğini kendine yeterli sanır (kendini dev aynasında görür). Oysa sonunda Rabbinedir dönüş. Bak şu kulunu içtenlikle yönelirken engellemeye kalkana…” (Alak; 6-10).

Velid bin Muğire’ye: “Çokça yemin eden aşağılık âdi, küçük gören, dedikoducu, iyiliği engelleyen, günahkâr zorba, kaba saba ve asalak (itaat etme bunlara)… Zenginliğine zenginlik katmış da ne olmuş? Karşısında ayetlerimiz okunurken “Eskilerin masalları” diyor. Yakında onun burnunu yere sürteceğiz.” (Kalem; 10-16)

Velid bin Muğire’ye (başka bir ayette/en zenginleri buydu): “Bana bırak doğarken yapayalnız olan o adamı. Zenginliğine zenginlik kattığım, etrafında dolanıp duran oğullarıyla önüne alabildiğine geniş imkânlar serdiğim o adamı… Hala gözü doymuyor; verdiğimden daha fazlasını istiyor.” (Müddesir; 11-15).

Ebu Leheb’e: “Kahrolsun Ebu Leheb iktidarı; kahrolsun! Zenginlik ve iktidar onu kurtaramayacak. O kıpkızıl bir ateşe atılacak. Çenesi düşük karısı da yanında olacak. Gerdanında fitillisinden bir de ip olacak.” (Leheb; 1-5).

Umeyye bin Halef’e: “Dedikodu yaparak insanlarla alay edenin vay haline! Vay haline o boyuna mal istif ederek sayıp durana! Sanır ki malı kendisini sonsuza dek yaşatacak. Fakat Hayır! O yalayıp yutan bir vakuma atılacak!” (Humeze; 1-4).

Ebu’l-Eşed bin Kelde’ye: “İnsan kendisine hiç kimse güç yetiremez mi sanıyor?

‘Sadece harcadıklarım yedi sülâleme yeter’ diye böbürleniyor. Kimsenin kendini görmediğini mi sanıyor? Biz insana iki göz vermedik mi?” (Beled; 5-8).

Ebu Süfyan’a; “Kim cimrilik eder, zenginliğini kendisine yeterli görür ve güzellik namına ne varsa hoyratça reddederse ona da cehennemi kolaylaştırırız. Mezara yuvarlandığı zaman da onu malı kurtaramaz.” (Leyl: 8-11).

Görüldüğü gibi bunlar peş peşe inen ilk surelerdir. Daha arada yoksullar ile ilgili yığınla ayet var. Filmlerdeki geri dönüşler gibi aralara yerleştirilen Bahçe sahipleri, Salih’in devesi, Firavun’un zenginliği gibi aynı temayı işleyen kıssalar var. Lafı uzatmamak için onlara girmiyorum. Kur’an’ın ilk 23 suresini bu gözle lütfen tekrar okuyun. Aradaki bağlantılara, ısrarla vurgulanan aynı kavram ve temalara şaşırmamak elde değil. (Ayrıca bkz. “Mekke ve Medine’nin ilkleri” başlıklı makale).

Ayetlerin başına konu iyi anlaşılsın diye kaynaklardan yararlanarak koyduğum devrin tefeci bezirganlarının ismine bakarak ayetlerin sadece onlarla ilgili olduğu sanılmasın. Yaşayan Kur’an perspektifinden bakarsak tabiî ki günümüzü anlatıyor hepsi; anlayana sivrisinek saz!

***

ÜÇ: Sadece Mekke’deki ilk mesajlar değil; Medine’de inen ayetler de mülk üzerinde ontolojik sahiplik iddiasındaki liberal ekonomizm anlayışını reddeden ayetlerle doludur. Bu ayetlerin özü ve ruhu şudur: Lehu’l-mülk (Mülk Allah’ındır). Bu anlayışı Hz. Ali şöyle açıklamıştır; “Kişinin malı, dört bin dirheme kadar nafakası olup kendinindir. Bundan fazlası kenzdir (biriktirme/yığma/kapital).” (Taberî, Camiul-Beyân, c. X, s. 73.). Yani nafakadan (yıllık asgari geçim miktarı) fazlası kendine ait değildir, dilediği gibi tasarruf edemez. Çünkü hibe değil; Allah’ın (toplumun) emaneti hükmündedir. Topluma dolaylı (iş edindirme) veya dolaysız (mülk edindirme) yoluyla döndürmesi (infak etmesi) gerekir. Aksi halde kenz kapsamına girer ve Tövbe 34. ayetteki azap tehdidine muhatap olmuş olur.

Kur’an’ın getirdiği “lehu’l-mulk” anlayışı bu şekilde olunca, cahiliye döneminin ‘vahşi kapitalizmi’ ve ‘mutlak liberal ekonomizmi’ ile bağdaşması mümkün değildi. Müstağni bedeviler mülklerinde böylesi bir “ötekicilik” tahayyül edemezlerdi. Nitekim edemediklerini gösterir en önemli gelişme Hz. Peygamber vefat ettiğinde yaşandı: İrtidad!

Hz. Peygamber’in bırakın vefatını, hastalanıp yatağa düştüğü duyulur duyulmaz dinden dönme (irtidad) hareketleri baş gösterdi. Vefat ettiğinde ise Mekke’deki Kureyş ile Medine’deki Evs ve Hazreç kabileleri hariç tüm Arap yarımadası dinden döndü yani irtidad etti. Öyle ki Arabistan başta aşağı Daru’r-ridde (Dinden denenler yurdu) haline geldi. Vakidi’nin kitabı sırf bu konuyu anlatır: Gazavâtu’r-ridde (Dinden dönme savaşları).

“Dinden dönme” denilen şey, aslında Allah’ı, ahiret gününü, peygamberi, Kur’an’ı, namazı, orucu, haccı inkar etmek demek değildi. Tek bir şey söylüyorlardı: Zekat vermeyiz!

Peki neden?

Neden her şeye evet ama zekata hayır!

Bu bağlantıyı kurarsanız, neden “cahiliye döneminde vahşi kapitalizm ve liberal ekonomizm vardı” ne demek anlarsınız. Tabi buradaki zekat kırkta birci zekat değil. Zenginlerin malları üzerinde toplumun/kamunun (yoksulların, muhtaçların) hakkı olduğunu kabul etme, bu mülk anlayışını benimse anlamında zekat… Nafakadan (temel ihtiyaçtan) fazlasının kenz olduğunu kabul anlamında zekat… Liberal ekonomizm eğer tutarlı olmak istiyorsa bunu kabul edemez. Nitekim Arap toprak ağaları ve kervan tacirleri kabul etmedi ve irtidad etti.

İrtidad edenlerin kimler olduğuna baktığımızda bunların “Allah dilerse doyurur, bize ne” (Yasin; 47) diyen, “Mallarımız hususunda istediğimizi yapamayacağımızı sana namazın mı emrediyor” (Hud; 87) anlayışındaki, “Yanlarındaki ile eşit hale geliriz korkusuyla malından vermek istemeyenler” (Nahl; 71), mal ve mülk sahipleri, devrin toprak ağaları ve köle tacirleri olduğunu görüyoruz: Yemen’de Esved el-Ansi… Yemame’de Museyleme… Tuleyha el-Esedi… Seccah et-Temimi….Ve daha niceleri…

Bunların çoğu aynı zamanda kahin, sihirbaz, cinci, falcı tiplerdi. Peygamberlik de iddia ediyorlardı. Bunun daha fazla mal, mülk ve iktidar getirdiğini görerek güya peygamberimizi taklit etmeye kalkışmaktaydılar. Taklit etmeye yanaşmadıkları tek şey vardı: Bana ve Haşimoğullarına zekat haramdır! anlayışı… Çünkü Hz. Peygamber değil kendisine sülalesine zekat, mal, mülk verilmesini yasaklamıştı. “Ceketi ile gelip ceketi ile gitmeyi” peygamberliğin alameti olarak görüyordu. Bütün zekat, sadaka ve infakları yoksullara dağıtmaktaydı. Peygamber taslakları işte buna yanaşmıyor, hep kendilerine istiyorlardı.

Örneğin Museylime peygamberimize yazdığı mektupta şöyle demişti: Allah’ın Resulü Musyelime’den Allah’ın (öteki) Resulü Muhammed’e… Yeryüzünün (Arabistan’ın) yarısı Kureyş’in yarısı benim. Bu işte sana ortak oldum. Cebrail bana da geliyor…” (İbn Hişam, Sire, c.4, s. 247)

Esved el-Ansi de irtidad ettiğinde şöyle demişti: “Topraklarımızdan artık alamayacaksınız, toplamakta olduklarınızı vermeyeceğiz.” ((Taberi, Tarih, c.3, s. 214).

Dinden (zekattan) dönenlerin isyan ettikleri yerlerde valilere, kadılara, mescid ve cami görevlerine değil de; “zekat tahsildarlarına” saldırı düzenlemeleri ve bir çoğunu öldürmeleri asıl amaçlarının ne olduğunu gösteriyor…

***

Bunu nasıl yorumlamalıyız?

Kanımca bu Sami/Arab muhayyilesinde zaten varolan basit bir ‘eskisi ölünce yeni peygamberlik ilanı’ vak’ası değildir.

Bu, esas itibariyle, yeni toprak düzenine, mal bölüşümüne ve mülk anlayışına itirazdır!

Mülkte şirkin ortadan kaldırılışını ve mülkün Bire/Bütene iadesini (tevhid) kabullenememedir.

Ve tabi Arap/Bedevi vahşi kapitalizminin can çekişmesidir.

İsyan edenlerin her şeyi kabul edip, yalnızca zekata/infaka/tasadduka itiraz etmeleri apaçık bunu göstermiyor mu?

Ancak ne var ki bu yeni düzenin Hz. Ebubekir’in gayretlerine rağmen fazla sürmediğini görüyoruz. Hz. Ömer’in ve Hz. Ali’nin akıbetine baktığımızda can çekişmenin kendine dahili bir damar bularak yeniden hortladığı ortada. Fazla değil 20-30 yıl sonra tekrar eski düzene dönülmüş, cahiliye dönemi tüccar zihniyeti diyarlara hakim olarak Ebuzer’in şahsında “yeni çıkışı” ıssız çöllere gömmüş. O gün bugündür de dirilebilmiş değil.

Onunla birlikte gömülen o kadar çok şey var ki.

Bakıyorsunuz “Rızkın onda dokuzu ticarettir” sözü dillere pelesenk olmuş, hadis diye dolanıyor. Halbuki mal yığma hırslısı tefeci bezirganların lafı olduğu besbelli. Hadis değil; Kütüb-ü Sitte’de (Buhari, Muslim, Tırmizi, Nesai, İbn Mace, Ebu Davud) aradım taradım, yok! Şiî hadis kitaplarında var mıdır bilmiyorum. Gazali’nin ihyasında kaynak verilmeden geçiyor, eh bunun üstüne söz olmaz, değil mi (!).

Üstüne üstlük “Ben müslümanın zengin olanını severim” gibisinden tamamen uydurma olanları da cabası…

Oysa doğrusu şu: “Allah alım-satımı (bey’a) helal, faizi haram kılmıştır.” (Bakara; 275). Bu ise, insanların insani ihtiyaçlarını aldatma, sahtekarlık, yolsuzluk, sömürmeye kalkma olmadan birbirlerinin farklı yeteneklerinden yararlanarak dürüstçe karşılasınlar diyedir… Böyle olmalı ki mal yığmak (kenz) aramızdan birkaç zenginin arasında dönüp dolanan bir devlet olmasın yani imtiyaz ve sınıf farklılığı yaratarak otorite aracı haline gelmesin… İlki ekonomi, ikincisi ekonomizmdir.

Öte yandan Kütüb-i Sitte’de geçmesine rağmen örneğin şu hadis unutulmuş: “Üç şey ortaktır; su, ateş ve mera.” (Ebu Davud; Buyu’, 3016; İbni Mace; Ahkâm, 2463). Bunlar Kur’an’ın “lehu’l-mülk” şiarına tamamen uygundur , onu tefsir etmektedir…

Velhasıl, ekonomi iyidir, “ekonomizm” değil!

Kapitalizme çoktan abdest aldırmışız da haberimiz yok.

Cahiliye ekonomizm ve kapitalizminin modern ekonomizm ve kapitalizmle ele ele vererek (neredeyse komplo teorisi kuracağım) İslam’ı şahdamarından teslim alması ne hazin!

Yeni bir kardeşlik iktisadı, üretim ve paylaşım düzeni lazım.

Yeni bir çıkış lazım, kesinlikle!

Article Tags:
·
Article Categories:
Makale

Comments to Cahiliye döneminde vahşi kapitalizm

  • Uzun bir süre kapitalizmi ekonomik erkin toplanma alanını gösteren bir yönetişim kavramı olarak düşünmüştüm ve sanırım bu yüzden de tam olarak anlayamamıştım. Bugün biliyorum ki kaptalizm artık bir din ve bu kadar güçlü olmasının sebebi de bu: İnsanlar paraya ne kadar inanıyorsa, para o kadar güçlü oluyor.<br><br>Fakat sizin de işaret ettiğiniz gibi kapitalizm bir ahir zaman dini değil. Belki

    sulekesi 9 Nisan 2009 06:19 Cevapla
  • Eskiden İhsan Abinin yazılarını okumuştum. Ama uzun aradan sonra şimdi tekrar okumaya başlayınca kendisine Allah(c.c.) razı olsun diyorum. Çünkü insanlarımızın maalesef hızla savrulup başka yollara kaydığı son dönemlerde, doğrultusunu kaybetmemiş, düzgün istikameti ile bizlere de ufuk açan fikrî, zihnî çabaları çok önemli. Bu tür çabalara çok ihtiyaç var. İnsanlarımızı uyarmak, silkelemek

    ALİCAN 17 Nisan 2009 15:30 Cevapla
  • BEN bu konularda belki en son yorum yapacak kişiyim.Kafama tatıldı hocam isa nın gök yüzüne yükseltildiği ve sonra öldürülecegi kuran ile sabit YERYÜZÜ ne döner dönmez orasına aklım ermez KURAN İsa nın hala ölmediğini(en azından muhammed zamanında hala ölmediği) haber verilen kuran da sabit ölmüş olsa kuran bunu teyit eder ÖYLE YA Kuran o zamanki yanlış düşüncelere itiraz ediyor iyide neden

    Süleyman CANER 27 Nisan 2009 15:06 Cevapla
  • Sevgili Süleyman Caner,<br><br>İsa Peygamber&#39;in ölmüş olup, olmaması senin için neyi değiştirecek? Umarım ağzında bir bakla yoktur, Koca-Efendi ya da Karun-Kahya bence İsa Peygamber&#39;dir falan demezsin.

    sulekesi 1 Mayıs 2009 22:22 Cevapla
  • sulekesi arkadaşım Amacım Rab&#39;bimi iyi tanımak O&#39;ne istiyorsa benden onu yapmak neye iman etmemi istiyor ise ona iman etmek beni dua&#39;larında unutmayınız daha yolun başındayım bir kusurum var ise affınızı istiyorum 40 fırın ekmek yemem gerektigini biliyorum

    Suleyman CANER 4 Mayıs 2009 19:50 Cevapla
  • Ben de daha yolun başındayım. Ama bu yolun sonlu bir yol olduğunu sanmıyorum. Ve sonsuz bir yolda önünde ya da arkanda olanlarla arandaki yol farklı pek önemli olmaz.. Önemli olan ne olursa olsun hep daha ileriye doğru gitmeyi denemek olur. Üstelik bu yolun kendisi de bir canlı gibi, her daim devinim içinde. Bu yüzden sürekli ilerlemeye devam etmezsen, yolda kalamıyorsun..

    sulekesi 5 Mayıs 2009 11:11 Cevapla
  • süleyman caner kardeşim, bloğunda araştırmaya devam edeceğini söylemişsin, konya&#39;da da bir hareket var, ilgini çekebilir, bir de onların durumlarına bakabilirsin, sana bir isim vereyim, Saffet Bakırcı Hoca. bu hocayla görüşebilirsen, bir fikir edinebilirsin bu hareketle ilgili. bloğunda yorum kısmı olsa, sana ulaşmak daha kolay olacak.

    darusselam 9 Mayıs 2009 08:30 Cevapla
  • idealist devlet anlayışınızı yıkıp<br><br>otonomist ozyönetim ve özeğitimci anlayışını savunmanın<br><br>zamanı gelmedimi.<br><br>devletçiliği yıkmadan zalim devlet anlayısını yıkamazsınız.<br><br>devlet dışında yaşamlar arayınız.

    f.meskina 25 Ağustos 2009 12:43 Cevapla
  • sayın darusselam,<br><br>saffet bakırcı&#39;nın görüşleri, anlatılarının özü hakkında kısaca bir şeyler yazabilir misin? bugün için isimlendirilebilir bir yaklaşım mıdır (selefi, ehl-i sünnet vb…) yoksa marjinal midir?

    hot lava 14 Haziran 2010 08:35 Cevapla

Leave a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.