Bir Kayseri sözü “Keser döner sap döner bir gün olur hesap döner” der.
Çok değil, on yıl önce bu sözü çok mırıldanmışımdır Kayseri sokaklarında…
Haftanın en az üç dört gününü mahkeme koridorlarında geçirirken…
Gece baskınlarından sonra polis otosuna itilerek sokulurken…
Sıraya dizilip ekranlardan boy boy gösterilirken…
“Örgüt kurmuşlar, şeriat getireceklermiş” vurdumduymaz zappinglerinin nesnesi olurken…
Hep bu sözü mırıldanmışımdır: “Keser döner sap döner bir gün olur hesap döner…”
‘An gelir’ diye mırıldanırsın bir de o günlerde hep, bilirim…


‘Paldır küldür bulutlar yıkılır’ bilirim…


‘Gökyüzünde anlaşılmaz bir heybet’ oluşur bilirim…


‘Sokaklar kuşatılır, evler basılır ve yağmurda bir militan öldürülür’ bilirim…


‘Masmavi dehşetiyle siyaset meydanını şimşekler yalar’ bilirim…


‘Eski heyecanlar ölür, an gelir biter muhabbet’ bilirim…


‘Direkleri çatırdatan yalnızlığın’ ne olduğunu çok iyi bilirim…


Damgalanmak nedir bilirim…


‘Düşüncenin kuduz köpek gibi kovalandığı” günleri iyi bilirim.


‘Sakıncalı personel’ nasıl olunur iyi bilirim…


‘Düz ovada keklik gibi avlanmak’ nedir iyi bilirim…


Şahin yuvasından nasıl devrilir iyi bilirim…


‘İt gibi aç, yılan gibi çıplak’ desiseler nedir unutamam…


‘Öz yurdunda garip, öz vatanında parya’ olmak nedir çok iyi bilirim…


***


Böylesi günlerde arayanın soranın olmaz. Hayatın orta yerinde bir başına kalırsın.


‘Çep delik cepken delik’ ve ‘hava kurşun gibi ağır’dır.


Gören yolunu değiştirir, çayını bir an önce içip gitmeni beklerler.


Gözlerin dolar, yumruğunu sıkar, boyuna dilini ısırır ve şehrin meydanına çıkıp haykırmak istersin, bilirim…


Korkak bakışlar artmış, taze yalakalar ön almıştır, çok iyi bilirim…


Sapla saman birbirine karışır, kurunun yanında yaş da yanar, ‘devlet’ tuttuğunu öper , bilirim…


***


Bunun içindir ki emin değilim, sevinemiyorum.


Bugün on yıl sonra, “Örgüt kurmuşlar, bak ne yapacaklarmış” vurdumduymaz zappinglerinin nesnelerine bakıp geçemiyorum.


Daha dün bunlar bize yapılmıyor muydu yahu?


Daha dün şu polis otosuna itilip sokulan ben değil miydim?


Gerçek mi bunlar?


Gerçekten keser mi, sap mı, hesap mı döndü? Ne döndü?


Yoksa gözümüz mü dündü?


Birileri asasını yere atıyor olmasın?


Onun için hemen gaza gelip ‘oh oh’ çekmek yerine soru sormak zorundayım?


Herkes bunlar üzerinde iyi düşünsün…


***

Şu ‘devlet denilen Bizans sarayı’nın 40 odası var ve her birinde 40 dolap çevriliyor. Bir ekip geliyor diğerini tefsiye ediyor. Sonra diğeri geliyor ötekini tasfiye ediyor. Ve bu sonsuz kere tekrar edilip duruluyor.


Sen ey vatandaş! Ne olup bittiğinden gerçekten emin misin?


‘İt gibi aç, yılan gibi çıplak’ bu desiseler kimindir?


Dün beni, bugün seni ‘öz yurdunda garip öz vatanında parya’ yapan kimdir?


Keser biziz, sap biziz hesabı yapan kimdir?


Dün beni bugün seni damgalayan kimdir?


Birimiz keklik, birimiz çakal oluyoruz, avcı kim?


Birimiz Abbas , diğerimiz yolcu oluyoruz, hancı kim?


Beni sana, seni bana düşman eden kim?


Bir senin evini, bir benim evimi basan “aslında” kim?


***


Kahveni dün sen yudumluyordun, bugün ben.


Keser sende, sap bende ama hesaplar başka yerde.


Ev basmalar, kroki çıkarmalar “yerli” bir operasyon mudur emin değilim!


Sanki bunlar “esas meseleyi” teğet geçmek için yapılıyor.


Ben “yerli” bir hesaplaşmadan yanayım, bu yapılmalı, mutlak şart, kesin gerekli, tamam.


‘Bu cehennem, bu cennet’ safralarını atmalı, tamam.


Kendimiz hesaplaşalım, kendimiz yüzleşelim, bu lazım, tamam.


Öyle mi oluyor, emin değilim.


Birimizi götürüp, diğerimizi getiriyorlar.


Eskiyi atıp yeniyi sürüyorlar. Yeni eskiyince hep yeniden bir yeni buluyorlar.


Kim gidiyor, kim geliyor? Bunu tam bilen var mı?


Olup bitenlere devlet katından değil, Atlantik ötesinden değil, derin milletten bakın, ta derin Anadolu’dan… ‘Doksan yıldır çile çeken ninemin’ baktığı yerden… ‘Pınarlarda su dolduran Eminemin’ durduğu yerden… Kampüslerde, ovalarda, ‘dağlarda cayır cayır yanan gençliğimin’ baktığı yerden…


***


‘Yeryüzüne depremler düşürmek’ kolaydır.


‘Paldır küldür bulutları yıkmak’ kolaydır.


‘Gökyüzünde anlaşılmaz bir heybet’ oluşturmak kolaydır.


‘Sokakları kuşatmak, evleri basmak ve yağmurda bir militanı öldürmek’ kolaydır.


Asıl aynaya bakmak zordur arkadaşım.


‘Şehrin girdabındaki zulmü’ kendi ellerinle söküp atmak zordur.


Yağmura tutulmak kolay, yıkanmak zordur.


Maşa olmadan hesaplaşmak, yüzleşmek zordur.


Çünkü seni sana bırakmazlar.


Hesaplaşıyorum derken hesaplaşılırsın.


Oysa bunu başardığında gelir bahar.


Bunu başardığında başlar ‘güneşe yolculuk’


Bunu başardığında kurtulur ‘90 yıldır çile çeken ninem’


Bunu başardığında kurtulur ‘pınarlardan su dolduran eminem’


Bunu başardığında kurtulur ‘toprağım, ekmeğim, namusum, arım’


Oysa bunu başardığında kurtulur Gazzelim, Kerküklüm, Diyarbakırlım.


***


‘Asıl savaş suskundur arkadaşım, sahipsizdir.’


‘Asıl savaşçılar mütevekkil.’


Kendi yarana merhem sürüyorsundur, bu nedenle suskundur.


‘Gökyüzünde anlaşılmaz bir heybet’ göremezsin onda.


Onun için diyorum ki; ‘uzatın ellerinizi, tanışalım, helallaşalım’


Keser döndü sap döndü; gelin bir gün olsun “kendimiz” hesaplaşalım.