16 Mart 2009 Pazartesi

KESER DÖNER SAP DÖNER

Bir Kayseri sözü “Keser döner sap döner bir gün olur hesap döner” der.
Çok değil, on yıl önce bu sözü çok mırıldanmışımdır Kayseri sokaklarında…
Haftanın en az üç dört gününü mahkeme koridorlarında geçirirken…
Gece baskınlarından sonra polis otosuna itilerek sokulurken…
Sıraya dizilip ekranlardan boy boy gösterilirken…
“Örgüt kurmuşlar, şeriat getireceklermiş” vurdumduymaz zappinglerinin nesnesi olurken…
Hep bu sözü mırıldanmışımdır: “Keser döner sap döner bir gün olur hesap döner…”
‘An gelir’ diye mırıldanırsın bir de o günlerde hep, bilirim…


‘Paldır küldür bulutlar yıkılır’ bilirim…


‘Gökyüzünde anlaşılmaz bir heybet’ oluşur bilirim…


‘Sokaklar kuşatılır, evler basılır ve yağmurda bir militan öldürülür’ bilirim…


‘Masmavi dehşetiyle siyaset meydanını şimşekler yalar’ bilirim…


‘Eski heyecanlar ölür, an gelir biter muhabbet’ bilirim…


‘Direkleri çatırdatan yalnızlığın’ ne olduğunu çok iyi bilirim…


Damgalanmak nedir bilirim…


‘Düşüncenin kuduz köpek gibi kovalandığı” günleri iyi bilirim.


‘Sakıncalı personel’ nasıl olunur iyi bilirim…


‘Düz ovada keklik gibi avlanmak’ nedir iyi bilirim…


Şahin yuvasından nasıl devrilir iyi bilirim…


‘İt gibi aç, yılan gibi çıplak’ desiseler nedir unutamam…


‘Öz yurdunda garip, öz vatanında parya’ olmak nedir çok iyi bilirim…


***


Böylesi günlerde arayanın soranın olmaz. Hayatın orta yerinde bir başına kalırsın.


‘Çep delik cepken delik’ ve ‘hava kurşun gibi ağır’dır.


Gören yolunu değiştirir, çayını bir an önce içip gitmeni beklerler.


Gözlerin dolar, yumruğunu sıkar, boyuna dilini ısırır ve şehrin meydanına çıkıp haykırmak istersin, bilirim…


Korkak bakışlar artmış, taze yalakalar ön almıştır, çok iyi bilirim…


Sapla saman birbirine karışır, kurunun yanında yaş da yanar, ‘devlet’ tuttuğunu öper , bilirim…


***


Bunun içindir ki emin değilim, sevinemiyorum.


Bugün on yıl sonra, “Örgüt kurmuşlar, bak ne yapacaklarmış” vurdumduymaz zappinglerinin nesnelerine bakıp geçemiyorum.


Daha dün bunlar bize yapılmıyor muydu yahu?


Daha dün şu polis otosuna itilip sokulan ben değil miydim?


Gerçek mi bunlar?


Gerçekten keser mi, sap mı, hesap mı döndü? Ne döndü?


Yoksa gözümüz mü dündü?


Birileri asasını yere atıyor olmasın?


Onun için hemen gaza gelip ‘oh oh’ çekmek yerine soru sormak zorundayım?


Herkes bunlar üzerinde iyi düşünsün…


***

Şu ‘devlet denilen Bizans sarayı’nın 40 odası var ve her birinde 40 dolap çevriliyor. Bir ekip geliyor diğerini tefsiye ediyor. Sonra diğeri geliyor ötekini tasfiye ediyor. Ve bu sonsuz kere tekrar edilip duruluyor.


Sen ey vatandaş! Ne olup bittiğinden gerçekten emin misin?


‘İt gibi aç, yılan gibi çıplak’ bu desiseler kimindir?


Dün beni, bugün seni ‘öz yurdunda garip öz vatanında parya’ yapan kimdir?


Keser biziz, sap biziz hesabı yapan kimdir?


Dün beni bugün seni damgalayan kimdir?


Birimiz keklik, birimiz çakal oluyoruz, avcı kim?


Birimiz Abbas , diğerimiz yolcu oluyoruz, hancı kim?


Beni sana, seni bana düşman eden kim?


Bir senin evini, bir benim evimi basan “aslında” kim?


***


Kahveni dün sen yudumluyordun, bugün ben.


Keser sende, sap bende ama hesaplar başka yerde.


Ev basmalar, kroki çıkarmalar “yerli” bir operasyon mudur emin değilim!


Sanki bunlar “esas meseleyi” teğet geçmek için yapılıyor.


Ben “yerli” bir hesaplaşmadan yanayım, bu yapılmalı, mutlak şart, kesin gerekli, tamam.


‘Bu cehennem, bu cennet’ safralarını atmalı, tamam.


Kendimiz hesaplaşalım, kendimiz yüzleşelim, bu lazım, tamam.


Öyle mi oluyor, emin değilim.


Birimizi götürüp, diğerimizi getiriyorlar.


Eskiyi atıp yeniyi sürüyorlar. Yeni eskiyince hep yeniden bir yeni buluyorlar.


Kim gidiyor, kim geliyor? Bunu tam bilen var mı?


Olup bitenlere devlet katından değil, Atlantik ötesinden değil, derin milletten bakın, ta derin Anadolu’dan… ‘Doksan yıldır çile çeken ninemin’ baktığı yerden… ‘Pınarlarda su dolduran Eminemin’ durduğu yerden… Kampüslerde, ovalarda, ‘dağlarda cayır cayır yanan gençliğimin’ baktığı yerden…


***


‘Yeryüzüne depremler düşürmek’ kolaydır.


‘Paldır küldür bulutları yıkmak’ kolaydır.


‘Gökyüzünde anlaşılmaz bir heybet’ oluşturmak kolaydır.


‘Sokakları kuşatmak, evleri basmak ve yağmurda bir militanı öldürmek’ kolaydır.


Asıl aynaya bakmak zordur arkadaşım.


‘Şehrin girdabındaki zulmü’ kendi ellerinle söküp atmak zordur.


Yağmura tutulmak kolay, yıkanmak zordur.


Maşa olmadan hesaplaşmak, yüzleşmek zordur.


Çünkü seni sana bırakmazlar.


Hesaplaşıyorum derken hesaplaşılırsın.


Oysa bunu başardığında gelir bahar.


Bunu başardığında başlar ‘güneşe yolculuk’


Bunu başardığında kurtulur ‘90 yıldır çile çeken ninem’


Bunu başardığında kurtulur ‘pınarlardan su dolduran eminem’


Bunu başardığında kurtulur ‘toprağım, ekmeğim, namusum, arım’


Oysa bunu başardığında kurtulur Gazzelim, Kerküklüm, Diyarbakırlım.


***


‘Asıl savaş suskundur arkadaşım, sahipsizdir.’


‘Asıl savaşçılar mütevekkil.’


Kendi yarana merhem sürüyorsundur, bu nedenle suskundur.


‘Gökyüzünde anlaşılmaz bir heybet’ göremezsin onda.


Onun için diyorum ki; ‘uzatın ellerinizi, tanışalım, helallaşalım’


Keser döndü sap döndü; gelin bir gün olsun “kendimiz” hesaplaşalım.

2 yorum:

  1. rafet akyalçin8 Mart 2010 19:41

    keserin dönmesi, sap1n dönmesi ve hesabin dönmesi, doganin diyalektik ve dinamik yapisinin bir geregidir. Çünkü dogada degismeyen tek seyin deigisme yasasinin kendisi olmasi, herseyin zaman içinde, mekan içinde, evrimsel boyutlari içinde, biçim-öz bütünlüü içinde, amaç ve araç bütünlügü denkleme alinarak olay ve olgulari analiz ederek dogruya varmayi zorunlu kilmaktadir. Bu nedenle dogadaki mevcut bütün varliklar dogmakta, büyümekte, degismekte ve dönüsmektedir ve her sey yasam sahnesini terketmektedir. Bunun dogal sonucu olarak hersey daha önceki fonk-siyonunun tam tersi olan fonksiyon üretir duruma düsmektedir. Daha önce herkes ne ekti ise onu biçmektedir!!! Kafasini evrenin degismezligine sartlandirmis olan herkes bu cehaletinin bedelini cehalet, sefalet ve felaket üçgeninde görmektedir ve Kuran'in tek harfinin degismedigine bel baglayan Müslümanlar, çagin icaplar1n-dan koptuklari için yerlerde sürünmektedirler!!! Çünkü çag da yaratici gücün uyulmas1 gereken en önemli ayetlerindendir ve icaplarina uymayanlari siddetle cezalandirmaktadir! Bu nedenle gericiligi ve bagnazligi birakarak Yaratici gücün varl1klarin bünyesinde gönderdii ayetlerinin gereklerini yapmaga baslamalari gerekmektedir!!!

    YanıtlaSil
  2. rafet akyalçın10 Temmuz 2010 16:59

    Bir Cellat Hikayesi
    Yaklaşık 40 yıl kadar önceydi, Alman Televizyonunda o günlerde moda olan Amerikan yapımı bir çizgi filmi gösterilmişti.
    Filmde bildiğimiz Western (Kovboy) filmlerinde çokça gördüğümüz kavgalı, belalı kasabalara benzemeyen, kendi halinde, yardımsever, son derece nazik hanımefendi ve beyefendilerin asude bir mutluluk içinde yaşamakta oldukları bir kasabaya, günün birinde bir cellat geliyordu.
    Hatırımda kaldığı kadarıyla cellat, uzun boylu, oldukça yakışıklı, elinde adam asmakta kullandığı ipin kement kısmı görünen valizi, ayağında uçları yukarıya kıvrık kızılımsı çizmeleriyle kasabada bir esnafın dükkanına giriyor, bu kasabada kendisi için kiralık bir yer bulup kasabaya yerleşmek istediğini söyledikten sonra dükkan sahibine, kendisine bu konuda yardım edip edemeyeceğini soruyordu.

    Esnaf bu acayip kılıklı, ama oldukça yakışıklı ve kibar bir duruş sergileyen esrarengiz adamın istediği yardımı yapacak durumda olmadığını, ama bu iş için kendisini kasabanın belediye başkanıyla tanıştırabileceğini söylüyor ve onu belediye başkanına götürüyordu.

    Belediye başkanı, yabancıya kasabada ne iş yapmak istediğini soruyor, adam olanca dürüstlüğü ile mesleğinin cellatlık olduğunu, elindeki ipiyle adam asmakta uzman olduğunu söylediğinde ise başkan:

    -"İyi ama dostum, suçluyu nereden bulup da asacaksın, bu kasabada yıllardır hiçbir suç işlenmez; ne adliye binamız var bizin ne de hapishanemiz var. Bizim kasabamızda son derece uygar ve barışçı insanlar oturmaktadır." diyor.
    Bunun üzerine cellat:
    -"Böyle ise daha güzel, ben zaten adam asmaktan çok mutlu olmuyorum, bizim de mesleğimiz bu işte. İş olmazsa mühim değil, kasabanızı çok sevdim, dükkan bulursam buraya yerleşebilirim." diyordu.
    Bunun üzerine Belediye Başkanı yabancının açık konuşmasına, dürüstlüğüne ve kibarlığına hayran kalıyor, ona istediği gibi bir dükkan açabileceği yer bul-masında yardımcı oluyordu.

    Cellat dükkanını açtıktan sonra kasaba halkıyla yakın dostluklar geliştiriyor, bu ilginç yabancının çevresinde birçok insan toplanıyor, onunla dostluklar kuruyor, kulüpte poker oyunları, dans partilerine davetler filan derken günün birinde kasabada günün birinde kasabada suç işleme oranı da artmaya başlıyordu.

    Bu cellat'ın nasıl adam astığını da merak eden epeyce insanın o kasabada ateşi sönmüş volkan gibi sessiz beklemekte oldukları anlaşılıyor, cinayetler başlıyor ve cellat ilk siftahını yaptıktan sonra, çinayetlerin peş peşe arkası geliyordu.
    Herkes birbirini gammazlamak için yarışa giriyor, sonuçta cellatın işleri çok iyi yoluna girerken, kasabada herkes birbirin den korkup kaçar hale geliyor, kasabanın nüfusu asılanlar ve kasabayı terkedenler nedeniyle azaldıkça azalıyor, kasabada kalanlar ise büyük bir korkuyla kendilerine asılma sırasının ne zaman geleceğini beklerken, kimsenin duymaması için kısık sesle konuşmaya çalışan sindirilmiş birer kasabalı durumuna dönüşmüş oluyorlardı...

    Çizgi filminin mesajı açıktı: Dirlik içinde yaşamak istiyorsanız eğer, ne kadar uygar, efendi, insansever ve iyiliksever olursanız olun, karşınızdaki size ne kadar kibar, uygar ve dürüst görünürse görünsün, mesleği cellatlık olan insanları kasabanıza veya kentinize asla sokmayın, çünkü onların işi insan asmaktır ve mutlaka asılacak birilerini bulurlar! Bulamadıklarını ise mutlaka yaratırlar. Yeter ki onlar başlarını sokacak bir yer bulsunlar, yeter ki çevrelerinde konuşacakları ve dostluk kurabilecekleri meraklı insanlar olsun, onlar işsiz kal-mazlar!..
    Alman televizyonlarının gösterdiği bu türden ibretlik filmler ülkemizde neden gösterilmez acaba? Sorusu akla şu soruyu getiriyor:
    İpin ucu celladın elinde olmasın sakın?..

    Edip Akbayram’ın:
    "Eşkıya dünyaya hükümdar olmaz"
    Şeklinde seslendirdiği parçası, dünyaya hükümdar olmayı başarmış eşkıyayı gözlerden saklamak, düşüncelerden uzak tutmak için eşkıya tarafından uydurularak piyasaya sürülmüş olmasın sakın!?

    YanıtlaSil