Nis 9, 2008
1069 Views
2 0

SÖYLEŞİ (NİDA DERGİSİ)

Written by

“İhsan Eliaçık ile Ufuk Turu”

“Kur’an’da Kıssalar, Mustazaf Ve Mustekbir Kavramları Üzerine…”

Röportaj: Elif Öztemiz

Nida Dergisi / Sayı: 125 – Mart Sayısı 2008

Elif Öztemiz: İnsanın zaman içerisinde değişen konumunu kavramak gerektiği kanısındayız. Çünkü insanın konumunu kavramadan geliştirilen söylemlerin yerli yerine oturmayacağını düşünüyoruz. Ve insanı tanımak için de Kuranı Kerim elimizde çok güzel bir fırsattır. Tarih içerisinde insanın aldığı iki konumdan; ‘mustazaf’ ve ‘müstekbir’ kavramlarından bahsetmek istiyoruz. Ama konuyu açmadan önce ilk olarak sormak istediğim şu: Kuran’daki kıssalarda bahsedilen portrelere bakış açınızı öğrenmek istiyoruz. Bu kıssa ve kişiler dinamik, her zaman hayatta tekerrür eden bir yapıda mıdır yoksa aksi bir durum mu söz konusudur?

İhsan Eliaçık: ‘Kuranı Kerim neden bahsediyor’ diye bir soruyla başlayacak olursak; günümüzün insanının anlayacağı şekilde bir tasnifle Kuran; tarih, toplum ve tabiattan bahsediyor. Bunu eskiler muamelat, ibadet, hukuk gibi ayrımlara tabi tutmuşlar; ama bugün itibariyle söylersek Kuran-ı Kerim’de tarihten bahseden konular var, toplumsal hayat içerisinde meydana gelen bir takım olaylarda nasıl davranacağımıza, ne şekilde hareket edeceğimize dair konular var, bir de tabiata; yerlere, göklere, ağaçlara, suya, yağmura, güneşe, aya, yıldıza dikkat çekilen konular var. Dolayısıyla Kur’an’ın esas konusu ve asıl akıp geldiği yatak da bu üçüdür; verili tarih, toplumsal hayat ve canlı tabiat…

Kıssalar ise Hz. Peygambere vahiy gelmeden önceki tarihler boyunca yaşamış insan, toplum ve olaylardan bahseder. Bu açıdan baktığımızda ‘kıssa’ kavramına benzer başka kavramlar da kullanıldığını görüyoruz. Mesela ‘mesel’… ‘Mesel’ vermek, ‘örneklemek’ anlamına geliyor. Yine ‘esatir’, ‘esatirül evvelin’… Bunu da daha çok müşrikler söylüyor ‘Bu senin anlattıkların esatirül evvelin; eskilerin masallarıdır’ diyorlar mesela. Bir de ‘menkıbe’ var. Kuran’ı Kerim’de na-ka-be kökünden gelen, ‘halka önder olmak, bir halka önderlik yapmak’ manasına gelen nakîb kelimesi var. Buradan da menkıbe sözcüğü türüyor. Şimdi bu dördünü şöyle bir sıralamaya koyalım ve aralarındaki farka bakalım…

İlki kıssa… Geçmişte yaşanmış bir olayı sözdeki dengiyle anlatmaktır. İbrahim’in kıssası, Musa’nın kıssası, İsa’nın kıssası dediğimiz zaman, ‘kasas’ denklik manasına geldiği için, sözdeki dengiyle anlatmayı kastediyoruz. Bugünkü manasıyla ‘kıssa’ bir dizide canlandırma yapmak veya tarihi bir film çekmek gibi oluyor. Çektiğiniz bir tarihi film kıssanın tıpkısının aynısı değildir, fakat ondan başka bir şey de değildir. Örneğin çağrı filminde ‘kıssa’ tekniği vardır. Yani geçmişte olmuş bir olayın günümüzdeki dengiyle onu anlatmaya çalışmaktır. İşte aktörler oynatarak, oradaki diyalogları aynen tekrarlayarak, film setleri yaparak onun dengini ‘işte olay böyle oldu’ diyerek anlatmış oluyorsunuz kıssada.

İkincisi ‘mesel’… Örnek vermek demek. İşte ‘Allah’ın nuru bir kovuğun içinden ışık yayan bir kandile benzer’ veya ‘münafıkların durumu şuna benzer’, ‘ikiyüzlülerin durumu şunlar gibidir’ veya ‘Allah’ın ayetlerini inkâr edenlerin durumu çoban sesini böğürme olarak algılayan sürünün hali gibidir’ gibi. Bunlar da mesel oluyor. ‘Masal’ kelimesi de bu kökten.

Üçüncüsü ‘menkıbe’… Bu da tarihte yaşamış bir kişiliği alıp onu abartmak, kahramanlık destanına dönüştürmek, onun yapmadığı şeyleri ona izafe etmek yani olayı menkıbeleştirmek demek oluyor.

Dördüncüsü de ‘esatirül evvelin’… Bu da mit, efsane, olmamış bir olayın sanki olmuş gibi kurgulanıp anlatılması demek oluyor.

Peki, Kuran-ı Kerim bunlardan hangisini anlatıyor? İlk ikisini anlatıyor, üçüncüsünü tashih ediyor, dördüncüsünü de reddediyor. Yani Kuran-ı Kerim kıssa anlatıyor, mesel veriyor, olayın menkıbeleştirilmiş olan taraflarını makaslıyor. İnkarcılar Kuran-ı Kerim’in anlattığı kıssalara değil yeniden dirilmeye, ahirete, cennete ve cehenneme esatir diyorlar. Yani bunlar ‘eskilerin masallarıdır’, ‘bunlar ham hayal’, ‘bunların aslı yoktur’ diyorlar. Yoksa kıssaları esatir olmakla suçlamıyorlar.

Şimdi, o günkü Arap toplumunda geçmişte yaşamış peygamber şahsiyetleri ve kimi olaylar menkıbeleşmiş biçimde Arap halk muhayyilesinde yaşıyordu. Yani İbrahim’i, İsa’yı, Musa’yı, Ashab-ı Kehf’i, Zülkarneyn’i vs. biliyorlardı. Bunlarla ilgili bir sürü hikâyeler menkıbeleşmiş bir şekilde halkın muhayyilesinde yaşıyordu. Bizdeki Malkoçoğlu, Zaloğlu Rüstem, Dede Korkut hikâyeleri gibi bir hal almıştı. Bunları Araplar hep biliyordu. Kuran-ı Kerim geldi ve bunlardan bahsetti. Fakat bunlardan onların kafasındaki menkıbeleşmiş haliyle bahsetmedi, kıssa haliyle bahsetti. Yani kendi tarihsel ve kültürel muhayyilesinde peygamberleri ve kimi Arap tarihi şahsiyetlerini menkıbeleştirerek algılayan bir halka onları kıssa olarak anlattı. Dolayısıyla kıssada anlatılanlarla o menkıbenin içerinde olanlar yer yer örtüşüyor, birbirine benziyordu. Böyle olunca Arapların birçoğu Kur’an’ın kendi kafalarındaki menkıbeleşmiş olanı onayladığını zannettiler. Halbuki Kur’an ‘kıssa’ anlatıyordu. Kıssada abartma yoktu, olmamış bir olayı olmuş gibi anlatma yoktu, kahramanlaştırma, olağanüstüleştirme, olağandışılaştırma yoktu, ne ise onun sözdeki dengiyle anlatımlı vardı. Bazı yerlerin es geçilmesi, bazı yerlerin bugünkü televizyon deyimiyle zoomlanarak yani ön plana çıkarılarak anlatılması söz konusuydu. Hal böyle iken daha sonraki yüzyıllarda çoğu müfessirin Kuran’da anlatılan kıssaları algılarken daha çok Kur’an’ın kıssa mantığıyla değil, Arap halk muhayyilesinin menkıbe mantığıyla hareket ettiklerini, onu aşamadıklarını görüyoruz. Buna, kıssayı tekrar menkibeleştirmek diyoruz. Oysa Kur’an menkibeyi kıssalaştırmıştı. Mesela ben yazmış olduğum tefsirde menkıbelere iltifat etmedim, hep Kur’an’ın tarzına uyarak menkibeleşmiş olanı kıssa haline getirmeye çalıştım. Çünkü Kur’an’ın kendisi de zaten ilk indiği çağda bunu yapıyordu.

Demek ki şunu söyleyebiliriz: Bir; Kurandaki kıssaların hiçbirisi mucize değildir. İki; Kur’an’daki kıssaların hiçbirisi menkıbe değil, esatir hiç değildir. Şu ana kadar bu konuda iki yol izlendi. Birincisi klasik görüş; bütün kıssaları mucize olarak anlattı. İkincisi modern görüş; bütün kıssalara efsane, Arap halk hikâyesi olarak baktı ve dedi ki “Kur’an bunları mesaj vermek amacıyla bünyesine alarak kullanmıştır.” Dolayısıyla bu bakış açısıyla Kur’an’ın üçte birini oluşturan kıssalar aslında olmamış olayların sırf mesaj vermek için anlatılması olmuş oluyor. Ben bu iki görüşe de katılmıyorum. Klasik görüşe de, modern görüşe de katılmıyorum. Tam tersi… Diyorum ki bunlar mucizevi menkıbe değil, uyduruk esatir hiç değildir. Bunlar kıssadır. O halde kıssa ne anlatmaktadır?

Özetle birkaç örnek vereyim. Kur’an mesela Hz. İbrahim’in mancınıkla ateşin içerisine atıldığını ve o anda birdenbire gül bahçesi haline geldiğini söylemiyor. Evet, ateşten kurtarıldığını söylüyor fakat bu kurtarılma şehirden hicret etmek suretiyle bir kurtulmadır. Ateşin içine atıldığı halde yakmaması suretiyle değil.Tıpkı Hz. Peygamber’in yatağına Hz. Ali’yi bırakarak Mekke’den Medine’ye hicret etmesi suretiyle ölümden kurtarılması gibi. Kıssanın içeriğinde zaten “Size selam der Rabbime hicret ederim” denilerek bu veriliyor zaten. Kıssanın nasıl menkıbeleştirildiğini görüyorsunuz değil mi?

Yine mesela Kuran-ı Kerim Ashab-ı Kehf’in 300 yıl uyuduğunu söylemiyor. Halkın dedikodusunu yani menkibeleştirmesini aktarıyor. Diyor ki: “Orada 300 yıl kaldılar veya ona 9 yıl eklediler diyenlere söyle onların orada ne kadar kaldığını Allah bilir.” Veya “ Onlar sekiz kişiydiler dokuzuncuları köpekti diyenlere söyle onların orada kaç kişi olduğunu Allah bilir…” Bakınız Kur’an ‘kıssa’ anlatıyor. Hâlbuki halkın kafasında menkıbeleşmiş hali var. Halk dedikodusunu aktarıyor Kuran-ı Kerim ve “Bunun böyle olduğunu nereden biliyorsunuz, onu en iyi Allah bilir” diyor. Hâlbuki biz hala o menkıbeleşmiş haliyle inanıyoruz.

Yine mesela Kuran-ı Kerim Hz. Salih’in kayanın içinden deve çıkarmak suretiyle halka mucize gösterdiğini söylemiyor. Bu, Arap halk muhayyilesindeki menkıbeleşmiş halidir. Kuran-ı Kerim bir deveden bahsediyor, evet. Ama bundan kimsesizliğin, sahipsizliğin sembolü olarak bahsediyor. ‘Nagatallah’ Allah’ın devesi… Çünkü Semud halkı sahipsiz bulduğu her şeye saldıran, onları talan eden bir halktı. Onlara alın size sahipsiz bir deve, Allah’ın devesi… ‘Ona dokunmayın, çünkü bu sizin için bir işaret olacak, bir başlangıç noktası olacak’ diyor. Onlar da deveyi alçakça katledip öldürüyorlar…

Yine mesela Kur’an-ı Kerim Hz. Yunus’un “ırmağın içindeki” balığın karnına girdiğini söylemiyor. Bu, olayın menkıbeleşmiş tarafı. Kıssa tarafı ne? Balık onu yuttu diyor? Peki, balık ne? Bu, Tevrat’taki Yunus Kitabında ırmağın içindeki balık olarak anlatılıyor. Bizim tefsircilerde bundan etkilenerek ‘ha demek böyleymiş ’ demişler, aynen almışlar, araştırma zahmetine katlanmamışlar. Nasıl olsa Tevrat’da hazır var! O zaman ben niye senin tefsirini okuyayım ki orijinali zaten Tevrat’da var, sen de oradan iktibas etmişsin, bu mu tefsir?

Bunları niçin söylüyorum? Örnek vermek için.. Uzatmayayım, bunların hepsini tek tek ele alabiliriz, tamamı böyle. Bakın, Kur’an-ı Kerim’de 14’e yakın kıssa, 10’a yakın tarihsel kişi ve şahsiyet var. 22’ye yakın da mesel var… Bunların hepsini tek tek inceledim, tefsire de yansıttım, bunları ayrı bir kitap haline de getireceğim. Kur’an’ın yaptığı gibi kıssa olarak anlatacağım, menkıbe, esatir veya mucize olarak değil… Bu mümkün mü? Evet mümkündür. Kuran kıssalarını Tevrat’ın etkisinden kurtararak yeniden yazmak mümkündür. Hz. Peygamber ve o günkü sahabede bunları menkıbeleşmiş haliyle anlamamışlardı. Onlar hepsini kıssa olarak anlamışlardı. Ama Arap halk muhayyilesi bunları menkıbeleştirmişti. Bu hususta şu ana kadar yeterince çalışmalar pek yapılmadı. Bunlar yapıldığı takdirde kıssaların günümüze yönelik de esaslı mesajları olduğu görülecektir.

Son olarak kıssalarla ilgili şunu söyleyeyim ki benim bu husustaki yöntemim şu: Eğer Kur’an-ı Kerim’de okuduğumuz bir kıssanın bugünkü hayatta karşılığı yoksa bilin ki o kıssayı menkıbeleştirmişsiniz demektir veya yanlış biliyorsunuz demektir. Tekrar ve dikkatle yeniden okumanız lazım. Kıssayı okuduğunuz zaman, sokağa çıktığınızda veya pencereden dışarı baktığınızda kıssada anlatılan şeyin bugünkü toplumsal hayatta ve canlı tabiatta karşılığını görüyorsanız Kur’an’ın anlatmak istediği odur. Ölçü bu… Mesela İbrahim’in kuşları… Eğer “Hz. İbrahim kuşları bir araya topladı, daha sonra kan revan içerisinde onları parça parça ederek ayrı ayrı tepelere koydu. Sonra onları çağırdı. Allah’ın mucizesi gereği onlar uçup geldiler…” derseniz , bu, olayın menkibeleşmiş halidir. Bunun bugünkü hayatta ve tabiatta karşılığı nedir? Birisi çıksın aynen Hz. İbrahim’in yaptığını yapsın; kuşları parçalasın, ayrı ayrı tepelere koysun, çağırsın baksın uçup geliyorlar mı? Yok, bugünkü hayatta karşılığı yok. O zaman kıssada anlatılan bu değildir. Bugünkü hayatta karşılığı olması lazım. Aksi halde bize nasıl örnek olacak? Kur’an menkibe veya masal değil kıssa anlatıyor. Tekrar altını çiziyorum kıssa bugün dengi/karşılığı olan şeydir, menkibe veya masal ise adı üzerinde tarihi bir masaldır. Gerçek hayat dini kıssa anlatır, vaaz ve tapınak dinleri ise menkibe ve masal…

Elif Öztemiz: Bu noktada; bizlerde kıssaları okuduğumuz zaman zihnimizde bir arayış söz konusu oluyor, günümüzle uyarlamak açısından… Mesela Firavundan bahsediyor bunun karşısında Musa’dan bahsediyor. Hemen ‘acaba bugünkü firavun kimdir’ sorusu zihnimizde canlanıyor. Peki, böyle bir arayış doğru mudur? Bu birinci sorum. Bu bağlamda ikinci sorum da; bu tanımlama ve arayışta Müslümanların genelinde gözlemlediğiniz yetersizlik ve eksiklikler nelerdir?

İhsan Eliaçık: Evet böyle bir arayış doğrudur. Günümüzün Firavunu kimdir ve günümüzün Musası kim olmalıdır? Bil ki günümüzde de Firavunun yaptığını yapanlar vardır. Bil ki günümüzde de Musa’nın yaptığını yapmaya çalışanlar vardır. Çünkü Kur’an-ı Kerim tarihten seçtiği olayları bilinçli bir tercihle seçiyor. Hatta Kur’an-ı Kerim Mekke ve Medine’de sebebi nüzul dediğimiz; yani hakkında ayet göndermeye layık gördüğü olayları da seçiyor. Her olay hakkında ayet indirmiyor. Bakıyor, eğer bir olay bundan sonraki tarihte de insanlıkta sürekli tekerrür edecek bir haldeyse, bütün insanlar kendilerine ondan mesaj çıkaracak durumdaysa, her çağda sürekli insanlar tarafından yapılan, tabiri caizse, klasik bir sorunsa onun hakkında ayet indiriyor. Fakat sadece Mekkelilere veya Medinelilere mahsus ise bunun hakkında bir ayet indirme gereği duymuyor. Kur’an-ı Kerim’de hangi olaydan bahsediyorsa bilin ki bu daha sonraki yüzyıllarda da tekrar edecek bir olaydır. Firavun da öyledir, Musa da… Onların tıpatıp aynısı, tıpatıp benzeri bugün olmayabilir. Yani yeryüzünde büyüklenen, müstekbirleşen, bildiği bir ilmi halkın aleyhine delil olarak kullananlar yok mu? Mesela Firavun’un sihirbazları ‘sihri’ resmi ideoloji haline getirerek ‘Bu bize tanrı tarafından özel olarak verilmiş bir bilgidir. Eğer bize itaat etmezseniz asayı yılana çevirdiğimiz gibi sizi de böceğe çeviririz. Bu nedenle bize itaat edin’ diyorlardı. Şimdi bunun benzerini söyleyenler yok mu? Ellerine geçirdikleri teknolojik bilgiyi sanki tanrısal bir güçmüş gibi kullanan ve kendilerine itaat edilmedikleri takdirde bu bilgiyle düşmanlarını mahvedeceğini, yok edeceğini zanneden insanlar var. İşte Musa bunların karşısına çıkıyor ve diyor ki ‘Hayır bu size tanrı tarafından verilmiş özel bir bilgi değildir. Bu bilgiyi imparatorluk kurmak amacıyla halkın aleyhine kullanamazsınız. Bu sıradan basit bir bilgidir. Ben size bunun sıradan ve basit bir bilgi olduğunu göstereceğim. Ben de asamı attığım zaman yılana dönüşecek.’ Böyle meydan okuyor. ‘Göster o zaman’ dediklerinde bir bayram günü bütün halkı topluyorlar, tellallar çağırıyorlar. ‘Hadi buyur at bakalım’ diyorlar. Atıyor Musa ve onlarda atıyor. Bunu Musa’nın da yaptığını insanlara göstererek bunun yüksek derecede bir tanrı bilgisi değil, bunlara özel bir bilgi değil herkesin çalıştığında öğrenebileceği, herkese ait bir bilgi türü olabileceğini gösteriyor. Dolayısıyla onları ifşa ediyor, foyalarını ortaya çıkarıyor. Bu olaydan sonra 40 yıl boyunca Hz. Musa sözlü anlatım yoluyla tebliğ yapmaya devam ediyor. Bu şuna benzer; halkın cehaletinden yararlanarak mesela bir tıp doktorunun zırcahil bir adamın cehaletinden yararlanarak onu kendisine taptırması mmükündür. O cahil adam doktor için ne der? ‘Gittim, şöyle sağıma soluma dokundu, başıma, karnıma. Bana küçük beyaz bir hap verdi ve birdenbire başımın ağrısı geçti.’ Ve bunun kendisine tanrı tarafından verilmiş özel bir bilgi olduğunu, kendisi dışında kimsenin bunu yapamayacağını, Allah’ın, seçilmiş bir kulu olduğunu söylediğine inanırsa bu zırcahil adam bu şekilde o doktora tapabilir. Bu doktor bu cahil adamı kendisine taptırabilir. İşte böyle bir anda bir Musa çıkıyor diyor ki ‘Kardeşim buna tapmana gerek yok. Bu bir bilgidir. Ben de senin başına, sağına, soluna dokunacağım ve sana küçük bir hap vereceğim ve başının ağrısını iyileştiğini göreceksin. Çünkü bu bir tıp bilgisidir, gidersin, öğrenirsin ve yaparsın. Bu kadar basit yani… Gidiyor, öğreniyor ve o da yapıyor. Dolayısıyla doktorun foyası ortaya çıkıyor. Sihirbazların foyasının ortaya çıkması da aynen böyledir. Günümüzde buna benzer bir sürü şeyler yapılıyor.

Elif Öztemiz: Peki Kur’an-ı Kerim’deki portreleri, kişileri bugüne uyarlarken isabet edebileceğimiz gibi hata etme payımız da az değil. Böylelikle haksız ithamlar, yanlış ayrıştırma ve tanımlamalar da ortaya çıkabiliyor. Biz böyle bir noktaya gelmemek için ya da bu güne intibakını doğru yapabilmemiz için nasıl bir bilgiye sahip olmak ya da nasıl bir ilmi metot geliştirmemiz gerekir sizce?

İhsan Eliaçık: Önce kıssaları doğru anlamalıyız. Kıssaları doğru anlamak için de tarihi malumatlara, arkeolojik bilgilere, kıssanın meydana geldiği yere gitmemiz, onunla ilgili bilgi toplamamız lazım. Ve önce Allah bu kıssayla ne dedi, onu anlamamız lazım. Metni iyi okumamız lazım. Metni menkıbeleştirilmiş olmaktan arındırmamız lazım. Önce olduğu gibi anlamamız lazım. Sonra o kıssayla ilgili olayın geçtiği yere mümkün mertebe giderek, olayın geçtiği yerle ilgili tarihsel bilgiler toplayarak, kanıtlar edinerek kıssada değerlendirmeliyiz. Kur’an-ı Kerim bunun yolunu da gösteriyor; yol kenarında duran anıtlardan bahsediyor. Oralara gidin bakın diyor. Geçmiş tefsir tarihinde bunun pek yapılmadığını görüyoruz. Kıssalar anlatılırken bunların birçoğu zaten Tevrat’ta anlatıldığı için, açıp Tevrat’a bakıp orada nasıl geçiyorsa o şekilde ele alındığını görüyoruz. Ben kıssaların Tevrat bir kenara bırakılarak, ona hiç başvurulmaksızın da, tarihsel verilerden, o günkü toplumsal hayattan ve verili tarihin kanıtlardan yararlanılarak da anlaşılabileceğini düşünüyorum. Yazmış olduğum tefsirde de bunun kısa örneklerini gösterdim. Yunus kıssasında, Ashabı Kehf kıssasında, İbrahim kıssasında, İsa kıssasında bunların örneklerini görebiliriz. Şimdi her birinde ne demek istediğini ayrı ayrı anlatmama gerek yok. Bununla ilgili epeyce araştırma yaptım. Mesela Yunus (a.s) kıssasını anlamak için 4-5 cilt Asur imparatorluğu tarihi okudum. Çünkü O, Asur imparatorluğunun başşehri olan Ninova’da yaşamıştı. Asur İmparatorluğunda din, devlet, teoloji, gündelik hayat, dini hayat nasıl oluyordu. Asur imparatorluğundan kalma müzelerde arkeolojik tarih ile ilgili araştırmalar yaparak bunu anlayabiliriz. İlla da Tevrat’ın Yunus kitabına bakmak zorunda değiliz.

Elif Öztemiz. Bizim şöyle bir endişemiz var. Bir dönem Kur’an’da geçen menfi ya da müsbet tüm portreler aceleci bir tutumla, derinlikli bir okuyuşa tabi tutulmadan – olumlu veya olumsuz anlamda – haksızlık aracına dönüşmüştü. Belam, Nemrut, Firavun gibi tanımlamalar yapılarak… Bugün gelinen noktada ise genel anlamda bunun tam tersi bir durum söz konusu. Sizce hangisi daha sıhhatli? Yani böyle bir süreç içerisindeki durumu değerlendirebilir misiniz?

İhsan Eliaçık: Yeterince malumat toplamamız lazım kıssalarla ilgili. Yani tefsir yapmamız lazım. Oysa başlangıçta bahsettiğim iki tür yaklaşım tefsire engel oluyor. Birincisi Kur’an’da geçen kıssalara mucize diyen yaklaşım. Burada tefsir imkânı kalmıyor. Çünkü mucizenin neyini tefsir edeceksiniz. Adı üzerinde Allah’ın mucizesi. Bir defa olmuş. Bir daha olacağı da yok. İkincisi bunlara mit, efsane diyen yaklaşım. Arap halk hikâyeleriydi bunlar derseniz yine tefsire imkân yok. Çünkü olmamış bir olayın neyini araştıracağım. Bu ikisini reddetmedikçe, bu ikisinin dışına çıkmadıkça tefsirin önü açılmıyor. Ben bunu yaptım, bu ikisi olmadan da bunları anlayabiliriz dedim. Dediğim için önüme geniş bir tefsir malzemesi çıktı. Onlardan yararlanarak bunları anlamaya çalıştım. Bence doğru olan budur. Bu yöntem bir tefsir zenginliği kazandırabilir. Bu yöntem Kur’an’a bir dinamizm kazandırabilir. Aksi halde bunlar vaizlerin anlatıp durduğu birer masal olmaktan öteye geçmez. İnsanlar şu ana kadar olduğu gibi bunları birer masal olarak vaizlerden dinlerler, menkıbe olarak dinlerler ve derler ki nasıl olsa bunların günümüzde karşılığı yok, bunlar esasında birer masaldır. Güzel güzel masal dinliyoruz denilir ve örnek alınacak bir tarafı kalmaz. Halbuki bunların bize örnek olması için bunların bizim zamanımızda / çağımızda benzerlerinin olaması lazım.

Mesela biraz evvel söyledim. İbrahim’in kuşları pencereyi açtığınızda, kafanızı kaldırdığınızda o gökyüzünde her gün uçuşan kuşlar, bu günkü kuşlardır. Onlardan bahsediyor. O kuşların ayrı ayrı tepelere konularak, ondan sonra kendisine alıştırılarak çağrıldığında uçup size geleceğinden bahsediyor, güvercinlerden bahsediyor yani. Güvercinlerin en büyük içgüdüsü alıştırıldıkları yere sadık olmasıdır. Şehrin hangi tepesine koyarsanız koyun güvercinler size uçarak gelir. Yuvalarına bağlıdırlar. Buradan birçok mesajlar veriliyor. Ahiretteki dirilişin de böyle olduğu çünkü insanların Allah’a alışık olmaları, ondan gelmeleri sebebiyle kalkın gelin denildiği zaman O’na tekrar gidecekleri anlatılmak isteniyor. Keza parçalanmış bir ümmetin ittihadının da böyle gerçekleşeceği mesajı veriliyor. Yani parçalanmış, yeryüzünün yarı ayrı tepelerine dağılmış, bölünmüş Millet-i İbrahim de işte böyle birleşecek deniyor. Bu nasıl olacak? Önce kuşları alıştırdığın gibi ümmeti ittihad fikrine alıştıracaksın, bunu işleyeceksin, bir şevk ve istek uyandıracaksın. Ve zamanı geldiğinde de, kuşların yuvalarına dönmesi gibi parçalanmış ümmet de yuvasına dönecek, birleşecek. Kıssanın günümüzdeki anlamı budur. Ama öbür türlü yaptığınız zaman bir kez meydana gelmiş ve bir daha tekrarı mümkün olmayan ve örnek almamız da mümkün olmayan, vaizden bir masal olarak dinleyeceğimiz bir mucizeye dönüşüyor. Veya bir Arap halk efsanesine dönüşüyor. O zaman insanlar derki bundan bize ne yani, günümüzden örnek ver.

Elif Öztemiz: Buradan konuyu biraz daha özelleştirip ‘mustazaf’ ve ‘müstekbir’ kavramlarına getirecek olursak… Bu iki kavramın Kur’an’da geçtiği bağlam ve onun alanını açıklayacak olursak nedir ‘mustazaf olmak’ ve onun karşısına geçirilen ‘müstekbir’?

İhsan Eliaçık: Önce Kur’an’ın temel bakış açısının ne olduğunu anlamamız lazım. Şöyle soracak olursak, Kur’an insanlıkta savaş sebebi olarak neyi görmektedir? Din ayrılığını mı yani iman küfür çelişkisini mi savaş sebebi olarak görüyor? Bence bunu savaş sebebi olarak görmüyor. Zulüm adalet çelişkisini savaş sebebi olarak görüyor. Dolayısıyla Kur’an’ın bakış açısına göre dünyada iki türlü insan vardır. Zalimler ve mazlumlar… Yani haksızlık yapanlar ve bu haksızlığı giderip adaleti ikame etmek isteyenler. Bunu savaş sebebi olarak görüyor. Kur’an-ı Kerim’deki bütün savaş sebebi sayılan ayetlere bakın birinin diğerine zulmetmesi ve bu zulmünden vazgeçmemesidir. Ama din ayrılığı, iman etmemek, Müslüman olmamak, Allah’a inanmamak tek başına savaş sebebi değildir. İnsanlar Allah’a inanmayabilir ve İslam’a girmeyebilir. Hz. Muhammed’i peygamber olarak kabul etmeyebilir veya gayri Müslim olabilirler. Bunların hiçbiri savaş sebebi değildir. Bunlarla Müslümanlar bir arada yaşayabilirler. Nitekim onlardan kimilerine ‘ehl-i kitap’ denmiş. Veya zulmetmeyen, anlaşmalarını bozmayan, saldırgan olmayan insanlara karşı barış teklif etmiş, bunları bir arada yaşanabilir görmüş. Hâlbuki İslam’dan önceki hiçbir din öteki din mensubunu hak olarak görmemiş, bir arada yaşanabilir saymamıştır. Yok edilmesi gereken ‘öteki’ olarak görmüştür. Hâlbuki Kuran onlara ehl-i kitap ismini vererek onları bir arada yaşanabilir olarak görmüştür. Yani tabiri caizse Kur’an’ın tahammül edemediği şey zulümdür. Nitekim ‘ancak zalim olanlara düşmanlık vardır’ ayeti var. Bu, Kur’an’ın genel ilke koyucu bir ayetidir. Yani bir adam zulmediyorsa öteki taraftadır. İster Müslüman olsun, ister Müslüman olmasın fark etmez. Kim olduğuna bakılmaksızın zalimin zulmüne engel olunmalıdır.

Şimdi mustazaf ve müstekbir’e buradan bakalım. Kur’an-ı Kerim zulmedenlerin bir başka ismi olarak yeryüzünde büyüklenme manasında müstekbirler diyor. Bunların zulmüne uğrayanlara da mustazaflar, ezilenler, mağdur edilenler, zulme uğrayanlar diyor. Yeryüzünde mustazafları galip getirmek ve zulmedenlerin yerine geçirmek istediğini, onları imamlar yapmak istediğini söylüyor. Dolayısıyla yeryüzünde bir ezen – ezilen savaşı vardır. Kur’an-ı Kerim burada daima ezilenlerden, mağdurlardan, mazlumlardan yanadır, onların sesi ve soluğudur.

Buradan şöyle bir genel ilke çıkarmak da mümkündür. Kur’an-ı Kerim’de insan ilişkilerini düzenleyen ayetlere baktığımızda, eğer bu ayetin kimden yana olduğu, neyi korumak ve kayırmak için geldiği konusunda bir müşkülat varsa, olay size çelişkili gibi görünüyorsa veya anlayamadığınız bir taraf varsa, rahatlıkla şöyle bir tefsir ilkesiyle ayeti yorumlayabilirsiniz: Kuran ezilenden yanadır! Kur’an, daima mazlumdan, mağdurdan, hakkı elinden alınandan yana olan bir kitaptır. Kur’an-ı Kerim’deki birçok olayı bu ilkeyle çözdüm.

Mesela buradan hareketle diyebiliriz ki; Kur’an-ı Kerim’de kadın-erkek ilişkilerinin tamamına baktığımızda, bu konuyla ilgili ayetlerin tamamı kadınların lehine, erkeklerin aleyhinedir. Neden? Kadın olduğu için değil, o gün mağdur edilen, o gün ezilen o olduğu için. Bakacaksın, olayda kim mağdursa, bil ki, Kur’an muhakkak ondan yanadır. Bu benim için bir tefsir ilkesidir. Bütün ayetlere uyarladığında hiç şaştığını görmezsin.

Ancak şunu da söylemeden geçmeyelim: Mustazafları hoş görmediği, kızdığı yer de var Kur’an-ı Kerim’in. Mesela ‘biz yeryüzünde mustazaflardık’ diyecek olanlara ‘Allah’ın arzı geniş değil miydi? Oralara göçseydiniz ya’ diye, tabiri caizse azarlar. Yani ben eziliyorum, mağdurum, mazlumum dolayısıyla elimden hiçbir şey gelmiyor diyenlere de içerlenir. Zulmü ortadan kaldırmak için çaba sarf etmeleri gerektiğini söyler. Onların dışında kalanlara da, ‘Ezilenler için niye savaşmıyorsunuz, neden onlar için mücadele etmiyorsunuz’ der. Dolayısıyla zulme uğrayanları dışardan seyredenleri de eleştirir. Bu şekilde Kur’an-ı Kerim mustazaf durumunda olmayı iyi görmediği yerler de vardır.

Elif Öztemiz: O halde biz şöyle diyebiliriz miyiz? Kuranı kerim mustazaf kastettiği Müslümanlar değil. Müstekbirliği de tamamen ‘kafirlerin’ bir ismi olarak adlandırmıyor!…

İhsan Eliaçık: Evet, mustazaf derken zulme uğrayanları kastediyor. Müstekbir derken de zulüm yapanları kastediyor. Çünkü ana kavram zulüm. Ana çelişki zulüm- adalet çelişkisi. Ana dava; adalet, yeryüzünde adaletin sağlanması. Kur’an buna odaklanmış bir halde her şeyde bunu istiyor, her şeyde bunu talep ediyor. Ana mesele dünyayı Müslüman etmek, Müslüman olmayanları zorla müslümanlaştırmak değil. Ana mesele dünyada zulmü ortadan kaldırmak, adaleti tesis etmek ve insanların Müslüman olabileceği adalet ve özgürlük ortamını hazırlamak. Cihat da bunun için var. Cihat insanları Müslüman yapmak için değil. Zulmü ortadan kaldır da Müslüman olur ya da olmazlar onu kendilerine bırak denmiş oluyor.

Elif Öztemiz: Peki Mekke’deki Müslümanların durumunu mustazaflık olarak açıklayabilir miyiz? Eğer öyleyse peygamberin mücadelesini, izlediği seyri bu bağlamda nasıl değerlendirirsiniz?

İhsan Eliaçık: Mustazaf bir zulme uğrama neticesinde bu zulmü ortadan kaldırmak için mücadele ettiği halde maddi ve manevi olarak buna gücü yetmeyen demektir. Yani zulme uğruyor, zulmü ortadan kaldırmak istiyor fakat gücü yetmiyor. İmkânı yok veya fırsat verilmiyor. Zorla haklarından mahrum edilmiş, zorla memleketinden sürülmüş, zorla temel hakları elinden alınmış, zorla bir yere seyahat etmesi engellenmiş, işte bunlar mustazaf oluyor. Kur’an-ı Kerim sürekli bunların yanında yer alıyor. Dolayısıyla Mekke’de kurulu olan ve başını Ebu Leheb’in çektiği, Kabe ve din istismarına dayalı düzen tarafından mağdur edilen, zulme uğrayan, evleri barkları talan edilen, işkenceye uğrayan insanlar vardı. Bunların hepsi mustazaftı. Firavun’un zulmüne uğrayanlar mustazaftı. Keza tiranların, tağutların, yeryüzünde müstekbirleşmiş olanların zulmüne uğrayan herkes mustazaftır. Yani bugün yeryüzünde Amerika’nın, İngiltere’nin, İsrail’in zulmüne uğrayan veya herhangi bir devletin zulmüne uğrayan herkes mustazaftır. Patronu müslüman dahi olsa hakkı yenilen, emeğinin karşılığı verilmeyen insanlar mustazaftır. Müstekbir Müslüman da olabilir. Mustazaf gayri Müslim de olabilir. Mustazaf müstekbir ayrımı zulüm adalet temelinde şekillendiği için bir iman – küfür ayrımı değil. Hak adalet ayrımı… Hakkı elinden alınanlar mustazaf, hak yiyenler müstekbir ve zalim olmuş oluyor. Bu ayrımı iyi koymamız lazım. Kur’an’ın esas üst ayrımı budur.

Elif Öztemiz: O halde anladığımız kadarıyla hani ayetlerde de sizin bahsettiğiniz kadarıyla da mustazaflık hoş bir hal, hoş bir vasıf değil. Peki, Kur’an-ı Kerim mustazaf duruma düşmenin sebebi olarak neyi gösteriyor? Sebeplerini ortaya koyarsak eğer; kurtulmanın yollarını ortaya koyabiliriz sanırım!

İhsan Eliaçık: Mustazaflık ‘mecburi bir durum’ oluyor. Övülecek ve örnek gösterilecek bir durum değil. ‘Bütün herkes mustazaf olmalı, mustazaf olmak ne güzel bir şeydir’. Böyle bir şey yok. Mecburiyet, mağduriyettir. İstemediğin halde o duruma düşmüş oluyorsun. Bundan da kurtulman için mücadele etmen gerekiyor. Mustazaf olmanın sebeplerinden birincisi zalimlerin zulmü. İkinci sebep de mustazaflardan kaynaklanan gönüllü rıza ve itaat. Gönüllü köleliği tercih edenler var. Bu hallerine rıza göstererek, bu hali değiştirmek için uğraşmayanlar var. Kur’an onlara da kızıyor. Niçin bu halinize razı oluyorsunuz? Nitekim zalimlerin zulümlerini devam ettirmelerindeki en büyük sebeplerinden bir tanesi de mazlumun sessizliği, durumu kabullenişidir. Mazlumun bunun bir kader olduğunu kabul etmesi ve değiştirilemez sanmasıdır. Ona da kızıyor Kur’an. Demek ki dışardan ve içeriden kaynaklanan sebeplerden dolayı bir insan mustazaf olmuş oluyor. Dışardan kaynaklanan sebep zalimin zulmü, içerden kaynaklanan sebep mazlumun buna karşı çıkmayışı. Bu ikisi ortadan kalktığı zaman mustazaflık sona erer.

Elif Öztemiz: Bu gün gelinen noktada iki tutum var bu kavramlar üzerine ya mustazaflığa sıkı sıkıya sarılan insanları görüyoruz. İkincisinde de bunlarla hiç alakası yokmuş gibi bu kavramlara kulak asmayan, bunu unutan bir tutum var. Bu iki tutum arasında sizce müslümanın tavrı ne olmalıdır?

İhsan Eliaçık: Bunlara illa mustazaf ve müstekbir dememiz gerekmez. Bunlar Arapça tabirlerdir. Bakacaksın, bir yerde haksızlık varsa, haksızlığı kim yapıyorsa o müstekbir ve zalimdir. Haksızlığa kim uğruyorsa o mustazaf ve mazlumdur. İlla mustazaf ve müstekbir dememiz gerekmez. Bu cümleden olarak dünyada insanlar ikiye ayrılırlar; haklılar, haksızlar. Kur’an haklıların yanındadır, haksızlara ve haksızlığa karşıdır. Günümüz Türkçesiyle ifade edersek durum budur. Bu kelimelerle bunu izah etmemiz mümkün. Müslümanın tavrı tabiî ki haklı olandan yana olmalıdır. Kim haklıysa ondan yana olacağız, kimin hakkı yenmişse onun yanına koşacağız ve o hakkın tekrar ona iade edilmesi için mücadele edeceğiz. Bu açıdan bakıldığında Kur’an-ı Kerim’in bir müslümana yüklediği ödev çok büyüktür. Sanıldığından çok daha fazladır. Eğer bu mustazaf-müstekbir, zalim-mazlum çelişkilerinin ne manaya geldiğini, Kur’an’ın bu noktada müslümana nasıl bir görev yüklediğini Kur’an okuyanlar iyi anlasalar, derinlemesine kavrasalar geceleri uyku uyuyacaklarını sanmıyorum! Geceleri uykuyu kendilerine çok görmeleri gerekir. Çünkü bütün dünya sathında Müslümana bir görev yükleniyor. Sadece bir şehir, sadece bir ülke değil, bütün dünya sathında bütün mazlumların ve mustazafların kurtuluşu için mücadele etmemizi istiyor Kur’an Kerim. Bu çok büyük bir görevdir. Müslümanların çoğu bunun farkında değil. Dünyanın adalet bekçiliğini veriyor Kur’an-ı Kerim Müslümana. Dünyaya adaleti siz getireceksiniz diyor. Müslümanlardan çok şey bekliyor. Ama kendileri adaletsizliğin pençesine düşmüş, yanında çalışanına bile adaletin en küçük gereğini bile yapmayan bir adam, nasıl olacak da bu görevi yerine getirecek? Dolayısıyla Müslüman’ın önce kendisini adam akıllı düzeltmesi gerekiyor.

Elif Öztemiz: Firavun döneminde görebildiğimiz kadarıyla kölelik hâkim. Ezilenler ve bunun karşısında ezenler. Bunlara taşeronluk edenler var. Bununla birlikte zalim – mazlum ayrımını daha rahat yapabiliyoruz o tarz dönemlerde. Ama bunun kadar homojen olmayan yapılarda bu ayrımı daha iyi nasıl oturtabiliriz, bu algıyı nasıl şekillendirebiliriz?

İhsan Eliaçık: İnsanların temel hakları vardır. Bakacaksınız, insanın inancını, düşüncesini ve emeğini her ne şey engelliyorsa o zulümdür. O engelleyen de zalimdir. Çünkü insan bu üçüyle insan olabilir. Önce onun kalbinde inancı vardır. Onu ifade edebilmeli ve onu yaşayabilmelidir. İkincisi bir düşüncesi vardır, Allah’ın verdiği bir akıl vardır. O düşüncelerini ifade edebilmeli ve onların gereğini yapabilmelidir. Üçüncüsü de alın teri vardır, emeği vardır. Bunun da karşılığını tam olarak alabilmelidir. Bu üçüne kim engel oluyorsa o zalimdir. Bunun adı ne olursa olsun. Bu üçünün tam anlamıyla yerine getirilmesi ve hayatta kendini bu üçüyle ifade edebilmesi için mücadele ediyorsa o da adalet için, özgürlük için mücadele ediyordur. Bu hususta benim temel bakışım bu. Baktığınız zaman, Firavun ne yapıyordu? İnsanların inancına, düncesine ve emeğine el koymuştu. İnançlarını ifade etmelerine müsaade etmiyordu. Düşüncelerine pranga vurmuştu ve kendi sistemini ayakta tutmak için çalıştırıyor, emeklerini sömürüyordu. Köle yapmıştı hepsini. Onun için zalimdi. Bundan kurtuluş mücadelesi için Hz. Musa ortaya atıldı. Bu nedenle Hz. Musa’nın mücadelesi de özgürlük ve adalet mücadelesiydi. Bu hala devam ediyor, günümüzde de aynen geçerlidir. Etrafınıza bakın böyle kimin inancı, düşüncesi ve emeği pranga altına alınmışsa o kişi mazlum birisidir. Onun yanında yer alacağız. Müslümanlara verilen en önemli sosyal görev bu.

Elif Öztemiz: Şeriati’nin bu konuda bir ‘sınıf savaşı’ formunda bir tanımlaması var. Sizce bu tanımlama biraz kökü dışarıda kalmıyor mu? Müstekbir – Mustazaf arasındaki mücadelesini sınıf savaşı formunda algılayabilir miyiz sizce?

İhsan Eliaçık: İnsanlığın içindeki savaş zalim – mazlum savaşı, adalet zulüm çelişkisidir. İnsanlıktaki temel çelişki budur. Benim Kur’an’dan öğrendiğim bu. Ali Şeriati’nin dediğine şöyle yaklaşılabilir: Adalet zulüm çelişkisine en fazla ne neden olmaktadır? Burada sınıftan bahsedebiliriz. Bunu baştan aşağı bir sınıf savaşı olarak başlangıçta koymamalıyız. Bunun bir adalet zulüm, haklı haksız savaşı olduğunu söylemeliyiz. Sonra bunun nedenlerini araştırmalıyız. Buna en çok ne sebebiyet veriyor? İşte o zaman bir sınıf çelişkisinden bahsedebiliriz. Dolayısıyla baş çelişki adalet – zulüm çelişkisidir. Tâli çelişki yani ikinci derecedeki çelişki sınıf çelişkisi olabilir. Oysa sol literatürde baş çelişki olarak sınıf çelişkisi görülmüştür. Bana göre baş çelişki o değildir.

Elif Öztemiz: Ön plana çıkan inançlar arasındaki çelişki midir sizce?

İhsan Eliaçık: Değil. İnançlar arasındaki çelişki de baş çelişki değildir. O da tâli çelişkidir. Yani ikincil çelişkidir. Baş çelişki adalet zulüm çelişkisidir. Çünkü her ne şey savaş sebebiyse o baş çelişkidir. Kur’an’a baktığımızda zalimden başkasına düşmanlık yoktur. Yani gayr-i müslime düşmanlık yoktur. Bizim inancımızdan olmayanlara düşmanlık yoktur. Düşmanlık yoksa o baş çelişki olmaz. İkinci dereceden çelişki olur. Esas baş çelişki savaşa sebep olan şeydir. Bir adam zulmediyorsa bu savaş sebebidir. Savaşın yegâne sebebi vardır o da adaletin kaldırılması zulmün ortaya çıkmasıdır. Zulümle ilgili ayetleri tek tek okuyun, adaletle ilgili ayetleri tek tek okuyun bu olduğunu görürsünüz.

Elif Öztemiz: Peki insan ancak dengi olan bir kişiye tekebbür edebilir. Kuranî manada müstekbirleri müstekbir yapan nedir? Kime karşı kibirlenmektedirler? Ve yine Kur’an’dan tespit edebildiğiniz kadarıyla müstekbirlerin vasıfları sizce nelerdir?

İhsan Eliaçık: Müstekbir büyüklenme talebinde bulunan demektir. Oysa en büyük Allah’tır. Biz deriz ki ‘Allahu ekber’. Allah en büyüktür. Buradan hareketle demek ki müstekbir kendini büyük gören, aslında büyük olmadığı halde büyüklük taslayan kişi oluyor. İlk başta müstekbirlerin Allah’a karşı bir büyüklenmesi söz konusu… Yani en güçlü ben olacağım, yeryüzünü ben yöneteceğim, herkese hükmeden ben olacağım, herkes benim dediğimi yapacak, toplum benim istediğim şekilde şekillenecek, dünyada sözü bana geçen kimse kalmayacak diyen bir adam müstekbirin daniskası olmuş oluyor tabiri caizse. Kur’an-ı Kerim’in müstekbir olarak anlattığı da bunlar. Kibrinden ve gururundan kendi dışındaki bir şeye itaat etmek istemez. ‘Allah’ın ayetleri de neymiş, ona mı uyacağım ben’ der, peygamberi küçük görür, onu aşağılar, sizin en büyük rabbiniz benim der, Allah’ın sözüne uymayı kibrine, gururuna yediremez. Öyle bir kişiliktir. Kur’an’da anlatılan, benim gördüğüm müstekbir bu…

Elif Öztemiz: Son olarak mustazaflığın uzun vadede toplum üzerinde bıraktığı iz ne olabilir? Yine müstekbirliğin de… Bunu birkaç örnekle açıklayabilir misiniz?

İhsan Eliaçık: Mustazaflar, ezilenler, zaman içerisinde bu konumlarını kanıksayarak köle ruhlu hale gelebilirler. Yani mustazaflığın varacağı yer içsel bir şuur olmadığı takdirde köleleşmek ve köle ruhlu hale gelmektir. Bu nasıl bir şey? Bazı insanlar vardır ki ezilmeyi karakter haline getirirler. Aşağılarda sürünmeyi, hep başkalarına sığınmayı, hep başkasının gölgesinde yaşamayı rahat kabullenir hale gelirler. Çünkü özgürlük insana biraz yük getiren bir şeydir. Kendi emeğinle çalışmak, kendi ayaklarının üzerinde durmak, kendisi üretmek zor iştir. Ama bunları hep başkasından beklediğin zaman onun üzerinden geçinmiş olursun. Dolayısıyla bu sana zaman içerisinde rahat gelmeye başlar. Tarihte birçok köle ruhlu insan köleliğe kendi içsel rızasıyla böyle girmiştir. Yani seni özgür bırakacağız; fakat sen kendin çalışıp kendin kazanacaksın, kendi ayaklarının üzerinde yürüyeceksin dense bu kendisine zor gelir. Bunu mu tercih ediyorsun yoksa beyefendinin yanına verileceksin, o ne derse onu tutacaksın, kendin çalışmayacaksın, kendin kazanmayacaksın, kendin üretmeyeceksin, bütün ihtiyaçların karşılanacak, fakat hür olmayacaksın, o ne derse onu yapacaksın. Bunu mu tercih edersin? Birçok insan ikincisini tercih eder. Hala da öyledir. Çünkü özgürlük zor iştir. ‘İyyakenabudu ve iyyakenestain’ zor iştir. Sadece senin için çalışırız sana ibadet ederiz ve sadece senden yardım dileriz. Özgür ruhlu insanların sözüdür bu. Köle ruhlu insanlar böyle konuşamazlar, çünkü onlar yardımsız yaşayamazlar. Allah’tan yardım istemek demek, hayatın içinden Allah’ın sana vermiş olduğu fırsatları ve imkânları değerlendirerek, kendi inancın, düşüncen ve emeğinle ihtiyaçlarını kendin kazanman demektir. Hayatın içerisinde tabiri caizse ekmeğini taştan çıkarman demektir. Aksi halde, düşünsenize, bir insan başkasından yardım almadan nasıl yaşayabilir? Tabi, Allah’tan yardım, sadece dua ederek, Allah’ı tabiattan ve hayattan çok uzaklarda bir yerlerde görerek, gökten bir sofra indirilmesi türünden bir yardım değildir. “Ancak senden yardım isteriz” demek; hayatta ve tabiatta bize verdiğin imkanları kendi aklımızla kullanıp yolumuzu buradan bularak, bu imkânları harekete geçirerek, yerinde kullanarak hayatımızı kazanırız demektir. Bunu da köle ruhlu insanlar yapamaz.

Dolayısıyla mustazaflık zaman içerisinde köle ruhluluğa dönüşebilir. Buna da dikkat etmek gerekir. Onun için Kur’an-ı Kerim iki tür insanı örnek veriyor. Diyor ki: Kendisi kazanan, bütün işleri kendisi yapan ve kazandıklarıyla da başkasına yardım eden, onu başkasıyla paylaşan mı daha iyidir? Yoksa kendisi hiçbir iş yapamayan, bütün işleri eline ayağına dolaştıran, başkası olmadan hiçbir şey üretemeyen, hep başkasının gölgesinde yaşayan mı daha iyidir? Tabi, birincisi gibi olmamızı ister. İnsanların ikicisi gibi olmaktan kurtarmamız için mücadele etmemizi ister. Burada, Kur’an-ı Kerim bağımlı insanla bağımlılıktan kurtulmuş insanı karşılaştırıyor. Şahsiyetli insanlar görmek istiyor. Hatta ‘Ya atalarınız bilmiyorsa?’ sorusunda olduğu gibi inkârcıların bile şahsiyetli olmasını istiyor. Tabiri caizse, inkarcı bile olsa aklını başkasına kiraya vermemiş muhataplar görmek istiyor. ‘Gidip bir ölmüş atalarımıza soralım’ manasına gelen bu tür itirazlara, ‘Kendi aklınız yok mu? İnkâr ediyorsunuz madem, bari burada aklınızı kullanın, ey şaşkınlar!” demek istiyor. Yani Kuran, bırakın Müslümanı inkârcının bile kendi aklıyla hareket eden birisi olmasını istiyor…

Elif Öztemiz: Çok teşekkür ediyoruz.

İhsan Eliaçık: Bende çok teşekkür ediyor, çalışmalarınızda başarılar diliyorum.

Article Categories:
Söyleşi

Leave a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.